Sayfalar

17 Aralık 2012 Pazartesi

İyi bir eş olmak, sanattır

Evvela insanı yeniden tanıyalım: İnsanda ağır basan duygular enaniyet, gurur, menfaat ve zevk alma hissidir.
 
Evlilik hayatında da bu hisler, insanı yönlendirmeye devam eder. Evin hanımı da, beyi de ve hatta çocuklar, kendi rahat ve menfaatlerini düşünürler. Tabii bu noktada ihtilaflar çıkar. İnsanın yapısı böyledir; nefsine uyarak eğlenmek, daha da mutlu olmak ister.
Eşlerin istekleri çakışınca da münakaşa başlar. Münakaşalar, yerini dargınlığa bırakır. Dargınlıkta gurur ayağa kalkar ve, “O gelip benden özür dilemedikçe, dargınlık devam edecek!” der…
Halbuki Kur’an ne der? “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın, seninle arasında düşmanlık olan kişi, candan sıcak bir dost oluvermiş.
Amma kötülüğe karşı iyilik hasleti ancak sabredenlerin kârıdır, faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır. Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işitir, her şeyi mükemmel tarzda bilir.” (Fussilet 34-36)
Amerika’da bir ateist dedi ki, “Aslında ben Tanrı’ya inanıyorum fakat Tanrı’nın emrine girmek istemiyorum!” İşte sır buradadır. Başkasının emrine girmek istememek… Bu hal, evlilikte aynıyla tezahür eder. “Bu dünyaya köle olmaya gelmedim!” diye bayrağı çeken eşler, belki televizyonun, belki de sigaranın kölesidir...
Bir arkadaşım dikkatimi çeken bir şey söylemişti evliliğiyle ilgili: “Maaşımı alınca hanıma ihtiyaçları için para veririm.
Eşimin yapabileceğim bütün isteklerini içtenlikle yaparım. Benim için önce o gelir. Kendi kültürüm ve aklımla bu yolu seçtim. Aynı şeyi eşimden beklemiyorum.
Amma karşılığını da alıyorum. Huzurum için bu metot yeterli.” Bu arkadaş evliya değil, sıradan bir memurdu. “Aldığım eşyaya gözüm gibi bakarken, eşime gözüm gibi bakmamak olur mu?” derdi.
Başka bir aile ile sohbet ederken dediler ki; “Anne babamızın evlilik hayatında şahit olup da beğenmediğimiz yönlerini kendi evliliğimizde yapmadık. Çevremizdeki beğenmediğimiz evliliklerden ibret aldık.
Beğendiğimiz evli çiftleri de taklit ettik.” “Maşallah, ne kadar güzel…” dedim. Bu metodu ben de kendi evliliğimde uyguladığımı fark ettim. Mesela annem babam ümmiydi. Ben evlenir evlenmez kütüphane kurdum. Annem babam fakirdi. Ben başkasına muhtaç olmamak için hâlâ çalışıyorum. Eşimin ağlamaması için ne gerekiyorsa yaptım…
Bir erkek evine, eşine kavuşmanın heyecanıyla gelir. Hanım da eşinin tebessüm eden yüzünü görmek ister. Erkek de, hanım da 80 yaşına da gelse birbirinden ilgi bekler.
Eşler iyi bir hizmetçi, iyi bir aşçı, iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir evlat olabilir amma iyi bir eş olmak, sanattır…
Hekimoğlu İsmail
ZAMAN

İşte LYSde Yeni Puanlama Sistemi

İşte LYSde Yeni Puanlama Sistemi ÖSYM Başkanı Ali Özdemir, üniversite adaylarına yeni puanlama sistemi hakkında bilgi verdi.
ÖSYM Başkanı Ali Demir, yeni puanlama sistemi hakkında bilgi verdi.
Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçme ve yerleştirme esaslarını belirleyen 2013-ÖSYS kılavuzunun Yükseköğretim Genel Kurulu kararıyla yayımlanarak uygulanacağını söyledi.
Kılavuz doğrultusunda, 2013 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemine (ÖSYS) başvuruişlemlerinin, 2-15 Ocak 2013 tarihleri arasında yapılacağını belirten Demir, bir önceki yıla göre kılavuzda bazı değişiklikler olduğunu ifade etti. Demir, şunları söyledi:
'Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) adayın mezuniyet diploma notunun 5 ile çarpımısonucunda elde edilecek.
OBP'nin 0,12 ile çarpımı sonunda elde edilen puan yerleştirme puanına ilave edilecek.
YGS'de ortak müfredata dayalı Türkçe, Sosyal Bilimler, TemelMatematik ve Fen Bilimleri Testleri yer alacak ve adaylar, güncel öğretim programlarından sorumlu olacaklar.
LYS'lerde adaylar, güncel öğretim programlarındaki kazanımların tamamından sorumlu olacak.
Aktifhaber

BEETHOVEN KİMDİR?


 Babası Bonn Prensliği Sarayı müzik görevlisi, annesi ise saray aşçısının kızı idi. Babası evi saraydaki görevinin dışında, soyluların çocuklarına müzik dersleri vermekle geçindirir, geri kalan zamanlarında aşırı içki içerek, çekilmez bir hale gelirmiş.
                          Beethoven’ın babası ondaki müzik yeteneğini 4 yaşında iken farkederek, onu eğitmeye başlamış. Ancak bu eğitim normal bir eğitimin sınırlarını aşan bir işkence haline gelmiş. Bazen kendisi gibi müzikle uğraşan dostlarını da yanına alarak, içkili bir şekilde eve gelir, küçük Beethoven’ı yatağından kaldırarak, klavsen başına oturtarak, ağlamasına bakmadan, sabaha dek çalıştırırmış. Bu şekilde baba, kendisinin sağlayamadığı maddi ve manevi olanaklara oğlunun sahip olması için onu yarış atı haline getiriyormuş.
Küçük bedeninin uykusuzluktan ve aşırı çalışmasından yorgun düşerek yanlış çaldığında babası dövmeye başlar, ancak başarılı olduğunda övgü almazmış. Bu şekilde ürkek,içe dönük, utangaç bir çocuk haline gelmiş. Çocukluğunu yaşayamadığından, hiç arkadaşı olmamış. İlkokul bitiminde babası onun okul eğitimini yeterli görerek, okul eğitimini sona erdirmiş. Çocuğunun sırtından para kazanmayı hesap eden babası, onu sekiz yaşında ilk kez halk karşısına piyano çalmak üzere çıkarmış. 9 yaşında iken Bonn’a gelen Neefe adlı saygın bir müzisyen onu özel öğrencilerinden biri olarak kabul etmiş. İlk yapıtını onbir yaşında yazmış. 14 yaşında saray ikinci organisti olmuş,saray Tiyatrosu orkestrasında viyola grubuna katılmış.
Hocası olan Neefe öğrencisine öğretecek daha fazla bir şey olmadığını düşünerek, onun 17 yaşındayken Mozart’tan ders alması amacı ile Viyana’ya gönderilmesini sağlamış, ancak kısa süre sonra annesinin ağır hastalığı nedeniyle tekrar Bonn’a dönmek zorunda kalmış. Annesinin ölümü sonrası, alkolik babasının tedavisi ve iki kardeşinin bakımını da üstlenmek zorunda kalmış. 22 yaşındayken tekrar Viyana’ya gönderilen Beethoven, Mozart bir yıl önce öldüğünden Haydn’dan ders almış. Otuzlu yaşlarında işitme sorunu başlayan besteci, yavaş yavaş toplumdan uzaklaşmaya başlar, hatta bu nedenle intiharı bile düşünür.
Piyano resitalleri vermekten çekinir ve eserleri azalmaya başlar. Artık sadece kendisi için eserler yazmaktadır. Bu dönemde beste çalışmaları sırasında, notaları hissedebilmek için, bir çubuğu ağzında tutarak , piyano üzerine koyuyor ve ses titreşimlerini hissedebiliyordu. İlerleyen hastalığı kendisini hırçın, uykusuz, iştahsız, kendine özen göstermeyen, takınaklı, sokaklarda sıkıtı içinde yürür bir hale getirmiş. Hatta bu şekilde serseri zannedilerek polisçe hapse bile atılmış. Bir eleştirmene “bunlar senin için değil, daha sonraki bir çağ içindir” şeklinde cevap verdiği söylenir. İşitme sorununun artmasına karşın, bu son dönemde yazdıkları, eski bestelerinin düzeyini geçmiştir.
 51 yaşında sarılık ve sonrasında siroza yakalanmış. 57 yaşında bu hastalıktan öldüğünde, cenazesine ünlü besteci Schubert de aralarında olmak üzere çok sayıda kişi katılmış. Eserleriyle enstrümantal müziğin önemini göstermiş,orkestra boyutlarını eskisine göre arttırmış, piyanonun orkestradaki önemini ve farklı özelliklerini gözler önüne sermişti. Ünlü 5. senfonisi (Kader Senfonisi olarak da bilinmektedir) ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra patlayan II.Dünya Savaşı’nda Nazi baskısı altına giren ülkelerin yaptıklarına direniş amacıyla, sokaktaki adam tarafından ağızdan ağıza ıslıklar halinde söylenmekteymiş.
        Çocuklarınızdan sizin yapamadıklarınızı beklememelisiniz. Çocukların çocukluklarını yaşamaları, gerekli sevgiyi ve anlayışı hissedebilmeleri, yaşıtları ile arkadaşlık kurabilmeleri sağlanmalıdır. Eğitim sevgi ile verilmezse, ileride kendisini depresyonlar ve vücut direncinin düşüşü ile başka ağır vücutsal hastalıklar ile kişiyi sağlıksız ve mutsuz hale getirir. Çocuklarınızı sınav kazansın ya da başka olanaklara kavuşsun diye yarış atı haline getirmeyin. Çocuklar bu dönemlerini uygun bir şekilde yaşayamazlarsa, daha sonraki kişilik gelişim evreleri yetersiz bir zemin üzerinde inşa edildiğinden, sonraki aşamalarda da sorunlar yaşar; kişilik sorunları, depresif bozukluklar, kaygı bozuklukları gelişebilir ve sosyal olarak sorunlu bireyler haline gelebilirler.
        Herkes ister doktor , ister öğretmen olsun, görevlerini becerilerinin üst sınırına dek yerine getirmeli, belli bir yerden sonra verebilecekleri başka bir şey kalmadığında , daha üst düzeyde bilgiye sahip kişilere bu görevlerini devretmelidirler.
  Vücutça herhangi bir hastalığa ya da sakatlığa sahip olmak, kişinin üretkenliğine engel olmamalıdır. Hiç kimse mükemmel değildir. Sakatlıkların arkasına sığınarak, hayata küsmek, insanlık görevini yapmamakla eşdeğerdir. Herkesin ne durumda olursa olsun, kendisinden sonrakilere örnek olmak için mutlaka yapabilecekleri çok şey vardır. Hepinize bizden daha azimli,daha üretken, daha mutlu, daha yardımsever insanlar yetiştirmeniz dileklerimle.

Ayetlerin rehberliğinde kendini tanı!


İnsan, her şeyden önce maddî, hususiyle de manevi boyutu itibarıyla evvelâ kendini tanımalıdır.
 
Bu, onun terakkisinde en önemli bir faktördür. Hatta diyebilirim ki, bir mü’min namaz, oruç, hac vb. ibadetlerde ne kadar ileri giderse gitsin, onları kemmiyet itibarıyla ne kadar artırırsa artırsın, o kimse iç âlemi adına derinleşememiş ise bu ibadetler, onu çok fazla terakki ettirmeyebilir.
 
Gerçi böyle bir mü’min, vazifesini yapmış, Allah’a karşı kulluk borcunu yerine getirmiştir ama iç âlemine doğru açık olması gereken menfezler kapalı olduğu için, yaptığı ibadetlerden kâmil manada istifadesi söz konusu değildir.
Evet, böylesi sığ, maneviyata karşı yabancı mü’minler, sabahtan akşama kadar Kâbe’yi tavaf etse de, Kâbe ile beraber kendi derinliğinin etrafında dönemediği için, beklenen ölçüde Kâbe’yi tavafın semeratını göremeyeceklerdir. Bu açıdan bakıldığında nice Kâbe’yi tavaf eden vardır ki, siz onları kupkuru cesetler veya cansız cenazeler olarak görürsünüz. Bundan müstesna olan pek çok şuurlu insan olsa da sayıları çok fazla değildir.
Bu sebeple, içinde bulunduğumuz mevcut durumun farkında olarak, bu ruhu canlandırmak, topluma bu düşünceyi yeniden kazandırmak vazifemiz olmalıdır.
Zira asıl mesele, insanın kendini iç âlemi itibarıyla tanıması ve maneviyatta derinleşmesi olmalıdır. Ledünniyatı sönmüş bir insan, Allah’ın huzuruna giderken, bırakın Allah’tan uzak olmayı, kendinde bile değildir.
Evet, kendinden habersiz, mârifet ufkuna oldukça yabancı, yaratılış gayesini bilmeyen insanın fikrî ve kalbî hayatı adına falso falso üstüne yaşaması kaçınılmazdır.
Böylesi sorumsuzluk içinde hayatını sürdürmeye çalışan insan, kim bilir dünya ve ahiretini tehdit eden nice tahripkâr virüslere açık bir hâlde bulunuyordur! O hâlde insan, önce kendini tanımalı, hep kemal yolunda olmalı ve sonra o hâlini muhafaza etmeye çalışmalıdır.
Başarının Yolu Sabırdan Geçer
Şimdi isterseniz, Âl-i İmrân 200. âyetinin yol göstericiliği içinde bu düşüncelerin açılımını yapmaya çalışalım:
“Ey iman edenler! Sabredin; sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.”
Şöyle de denilebilir: Biriniz kabz, diğeriniz bast hâlindeyse, bast hâlinde olan kabz yaşayan kardeşine yardım etsin. Biriniz dilhûn ve dilgîr, diğeriniz pürneşe ise birbirinizin neşe ve üzüntüsünü paylaşmalısınız. Veya genelleme yaparak şöyle de meal verilebilir: Mü’minler her hâlükârda birbirlerinin yardımına koşmalı ve birbirlerine mededresân olmalıdırlar.
“Râbıta yapın.” Yani tehlikeye açık menfezleri iyi gözetin.. maddî ve manevî düşmanlarınızın, ferdî ve içtimaî alanda içinize sızmasına fırsat vermeyin.. fikrî, zihnî, kalbî ve ruhî hayatınızı bozacak olan fesat unsurlarının her çeşidine karşı tetikte olun; zira ferdî veya içtimaî bir bünyeye herhangi bir virüs musallat olunca, o bünyede sarsıntı ve çözülmelerin meydana geleceği açıktır.
Maddî ve manevî bütün değerler, kısa veya uzun vadede dejenere olur. Millet kendi öz kimliğinden uzaklaşır, toplumdaki bütün dengeler bozulur ve böyle bir toplumda korkunç anarşi anaforları meydana gelmeye başlar; başkaldırılar birbirini takip eder; ihtilal türküleri yankılanır her tarafta; sonra da, iftirakları iftiraklar, bozulmaları bozulmalar takip ederek millet ve devlet önü alınmaz çözülmelere maruz kalır.
Kendini Tanımayan İslam Âlemi
İşte böyle bir sonucun başlangıcı diyebileceğimiz bir duruma gidildiğinde, yukarıda bahsettiğimiz, millî ve dinî değerlere aykırı şeylere açık bulunduğu gerçeği ortaya çıkacaktır. Bu açıdan, vatan sınırlarının korunma hassasiyeti içinde ferdî ve içtimaî yapının korunmasında da aynı hassasiyet gösterilmelidir.
Aslında bizim yakın tarihimiz, bunun örnekleri ile doludur. Asırlarca İslâm âlemine bayraktarlık yapmış olan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının asıl sebebi, bazı kimselerin haricî düşmanların entrikalarına kanarak, millî ve dinî değerlerinden uzaklaşması olsa gerek. Bugün de fazla değişen bir şey yok.
Milyarı aşan İslâm âleminde, Müslüman fert, kendini bilmemekte ve tanımamaktadır. İstisnalar bir tarafa, çok büyük bir kitle kalbî, ruhî ve hissî hayattan uzaktır. Hâlbuki hayat, şuur ve idrak sayesinde bir mana kazanır. Eğer bu ölçüde bir anlayış yoksa o hayata gerçekten “hayat” demek oldukça zordur.
Böylelerinin uhrevî hayatı ise tamamen harap demektir. Kur’ân böyle insanları “Cehennem yakıtı” (Enbiyâ, 21/98) diye tavsif eder. Zira bunlar dünyada şuursuzca yaşamışlar.. varlık ve varlık ötesi ile münasebet kuramamış, çevrelerinde, açık-kapalı cereyan eden şeyleri görememiş ve her zaman tefekkür ve tezekkürden uzak kalmışlardır.
Hâsılı, insan kendini tanımalı, kâinatla arasında var olan münasebeti bütün yönleriyle kavramaya gayret etmeli, maneviyatta derinleşmeli, böylece her insan için mukadder kılınan kemal noktasına ulaşmaya çalışmalıdır. Kur’ân âyetleri dikkatlice okunduğunda o, bu çerçevede insana yardım elini uzatacak, ona yol gösterecek ve yön tayin edecektir.
1- İnsan, her şeyden önce maddî ve manevi boyutu itibarıyla kendini tanımalıdır. Bu, onun terakki etmesinde en önemli faktördür.
2- Kendinden habersiz, marifetullahtan uzak, yaratılış gayesini bilmeyen insanın kalbî ve fikrî falsolar yaşaması kaçınılmazdır.
3- Vatan sınırlarının korunma hassasiyeti içinde, ferdî ve içtimaî yapının korunmasında da aynı hassasiyet gösterilmelidir.
ZAMAN

Hz. LÛT (a.s)


Hz. LÛT (a.s)

Kur'an-ı Kerim'de geçen peygamberlerden biri Lût (a.s) ile birlikte Hz. İbrahim'in kardeşi Hârân'ın oğludur. Lût (a.s), İbrahim (a.s) ile birlikte Hârrân'dan Filistin'e göç etti.
Burada kıtlık baş gösterince Lût ve İbrahim (a.s.) beraberce Mısır'a gittiler. Bir süre sonra Mısır kralının verdiği mal ve sürüleri yanlarına alarak birlikte tekrar Filistin'e döndüler. Zamanla yerleştikleri bölge, sürülerini almaz oldu.
Hz. Lût bunun üzerine, amcası İbrahim (a.s.)'ın bölgesinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti. Daha sonra bu şehre peygamber olarak gönderildi. Sedomlular bozuk ahlaklı, kötü niyet insanlar idi. Yol keserler, yolcuların elinde avucunda ne varsa alırlardı.
Sedom halkı dünyada daha önce kimsenin yapmadığı sapık işleri, ahlaksızlıkları yapıyor, eşcinsel davranışlarda bulunuyor, azgınlıkta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hz. Lût, kavmini doğru yola davet ettiyse de aldırmadılar. Yaptıkları kötü işleri devam ettirdiler. Karısı da ona inanmayanlardandı.
Hz. Lût, "alemlerden hiç kimsenin sizden önce yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" (el-A'raf, 7/80-81); "evet, siz cahil bir milletsiniz" (en-Neml, 27/55); "yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?" (el-Ankebût, 29/29) diyerek onları doğru yola davet etti, içinde bulundukları delalet ve cehaletten kurtarmağa çalıştı.
Hz. Lût'un yaptığı ikazlara aldırmayan Lût kavmi de peygamberi yalanladı. Kardeşleri Lût onlara; "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak alemlerin rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi (eş-Suara, 26/160-166).
Bunun üzerine kavmi de ona cevaben. "Ey Lut! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın" (eş-Suara, 26/167). "Doğru sözlü isen bize Allah'ın azabını getir" (el-Anke-büt, 29/29) diyerek Hz. Lut ve kendisine inananlarla alay ettiler ve şehirden çıkarmak istediler (el-A'raf, 7/82).
Lût Peygamber, kavminin azgınlıklarına karşı Allah'tan yardım istedi. "Rabb'im şu bozguncu kavme karşı "bana yardım et" (el-Ankebut, 29/30); "Rabb'im, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar" (eş-Şuara, 25/169) diye dua etti.
Bunun üzerine Allahü Teala, Hz. Lût'un öğütlerine ve davetine uymayan kavmini yok etmek üzere "elçiler" (melekler) görevlendirdi. Melekler, önce Hz. İbrahim (a.s)'a uğradılar ve orada Hz. Lût'un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini söylediler. "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lût'un ailesi (Hz. Lût'a inananlar) bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk" (el-Hicr, 15/58-60). "Biz bu kasaba halkını yok edeceğiz, çünkü oranın halkı zalim kimselerdir. İbrahim: "Ama Lût oradadır" dedi. Elçiler (melekler): "Biz orada olanları daha iyi biliriz, onu ve geride kalanlardan olacak karısı dışında ailesini kurtaracağız" dediler" (el-Ankebût, 29/31 -32).
Melekler, Hz. İbrahim'den ayrıldıktan sonra Hz. Lût'un bulunduğu Sedom şehrine geldiler. Melekler gelince, Hazreti Lût onları tanıyamadı. Melekler ona. "Biz sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik, sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz" (el-Hicr, 15/63-64) diyerek kendilerini tanıttılar.
Melekler geldiğinde Hazreti Lut çok sıkıldı. "Bu çetin bir gündür" (Hud 11/77) dedi. Sıkılma sebebi, melekleri insan zannetmesi idi. Çünkü melekler genç ve yakışıklı erkekler suretinde gelmişlerdi.
Hz. Lut, kavminin yaptığı ahlaksız hareketleri ve kötü huylarını biliyordu. Korkusu bundandı. Misafirlerin geldiğini duyan "şehir halkı sevinerek geldiler" (el-Hicr, 15/67).
"Lut'un konukları olan melekleri elde etmeye (onlara tecavüz etmeye) kalkıştılar" (el-Kamer, 54/37).
"Hz. Lut onlara: "Bunlar benim konuklarımdır; onlara karşı 'beni rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi" (el-Hicr, 15/68-69).
Misafirlere dokunulmaması için: "Ey milletim işte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir (size nikahlayabilirim). Konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur? dedi" (Hud, 11/78).
Sedom halkı sapıklıktan başka bir şey düşünmüyordu. "Andolsun ki senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun: Doğrusu ne istediğimizin farkındasın" (Hud, 11/79) diyerek bunu reddettiler.
Hz. Lût, bu defa: "Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam" dedi (Hud, 11/80). Hz. Lût iyice sıkılmıştı.
Bunun üzerine melekler; "Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler" (Hud, 11/81) diyerek kimliklerini açıkladılar ve onu teselli ettiler.
Artık Allah Teala'nın Lût kavmine takdir ettiği azabın vakti gelmişti. Melekler, Hazreti Lûta: "Geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelenler onun başına da gelecektir. Vadeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" (Hûd, 11/81). "Bu kasaba halkının yaptıkları yolsuzluklardan ötürü gökten elbette bir azap indireceğiz" (el-Ankebut, 29/34).
Sabahleyin Sedom müthiş bir zelzele ile sarsıldı. Halkın üzerine kime isabet edeceği yazılı taşlar yağdırıldı. Böylece ahlaksızlıklarının cezasını görmüş oldular (Abdulfettah Tabbara, Ma'al Enbiya' Fil-Kur'an, s, 142-146; Muhammed Ahmed Cad, Kısasu'l-Kur'an, 68-76).
Bundan sonrası da Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:
"Buyurduğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de Rabbinin katından işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zalimlerden hiç bir zaman uzak olmayacaktır" (Hûd, 11/82-83).
"Tanyeri ağarırken çığlık onları yakalayıverdi. Memleketlerini alt üst ettik; üzerlerine sert taş yağdırdık. Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır. O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır. Bunda inananlar için ibret vardır" (el-Hicr, 15/73-77).
"Bunun üzerine onu (Lût'u) ve ailesini kurtardık. Yalnız karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk. Geride kalanların üzerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılan, fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi" (en-Neml, 27/57-59).
"Andolsun ki, sabah erken, önü alınmaz bir azab başlarına geldi. Azabımı ve uyarılarımı dinlememenin sonucunu tadın" dedik (el-Kamer, 54/38-39).
Görüldüğü gibi, Lût'un kıssasındaki en büyük özellik onun eşcinsellikle yaptığı mücadeledir.
Eşcinsellik İslam'da en büyük günahlar arasındadır. Eşcinselliğe livata * yada lûtilik * denmesi, bu çirkin fiili ilk olarak bu kavmin işlemesinden dolayıdır.
Yine görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim, bu iğrenç fiili yapanları kınamakta ve faillerinin dünya ve ahirette büyük azap göreceklerini ifade etmektedir.

Filmlerde bilinçaltına yönelik mesajlar



  • Bazı televizyon dizileri, sinema, reklam ve çizgi filmlerde insanın bilinçaltına yönelik mesajlar yer alır.
  • İnsan bunun farkına varmaz; ama bilinç onu algılar ve doğru kabul eder. Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Selma Koç, subliminal mesajların seyirci tarafından fark edilmesinin zor olduğunu söylüyor.
  • Koç, özellikle çizgi filmlere yerleştirilen cinsel içerikli objelerle çocukların bilinçaltlarına farklı mesajlar iletilebildiğini belirtiyor.
  • Psikoterapist Aysel Birtürk, insanların bazı şeyleri görebilmesi ve duyabilmesinin eşik aralıkları olduğunu, bilinçaltı mesajların bu eşiklerin üstünde veya altında olduğunu ifade ediyor.
  • İnsanın en savunmasız mekanizmasının bilinçaltı olduğunu aktaran Birtürk, özellikle bazı çizgi filmlere yerleştirilen cinsel içerikli şekiller ve ‘Sex’ yazıları ile çocukların bilinçaltının kolaylıkla kontrol edildiğini iddia ediyor.
  • Birtürk, “Kimse bu bombardımanın farkında değil. Çizgi filmlere cinsel içerikli objeler gizlenerek çocuğun bilinçaltı cinselliğe yönlendirilmeye çalışılıyor. Cinselliğe uyarılan çocuğa bu tip şeyler normal gelmeye başlıyor.” şeklinde konuşuyor.
  • Dünyada birçok ülkenin yasaklar getirdiğine değinen Birtürk, devletin bu tip mesajların önüne geçebilmek için bazı yasal sınırlandırmalar getirmesi gerektiğini kaydediyor.
  • Çocuk ve Ergen Psikoloğu Sinem Karademir Tehnel de çizgi filmlere aşırı derece cinsel içerikli objelerin yerleştirildiğini söylüyor.
  • Televizyon karşısına oturan çocuğun bilinçaltına çizgi filmlerle cinselliğin yerleştirildiğini kaydeden Tehnel, “Ebeveynler çocuğunun masumca çizgi film izlediğini zannediyor ancak çizgi filmlerdeki cinsel içerikli mesajlarla çocuklarının zehirlendiğini fark edemiyor. Çocukta cinselliğe eğilim artıyor.” diyor.
  • Zaman

13 Aralık 2012 Perşembe

Dinçerden Öğretmenlere Kıyafet Cevabı


Dinçerden Öğretmenlere Kıyafet Cevabı

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, kendileri için de serbest kıyafet yönetmeliği talep eden öğretmenlere cevap verdi.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın yönetmelikte  yaptığı değişiklikle öğrencilere kıyafetserbestliği tanımasının ardından, kendileri içinde serbest kıyafet yönetmeliği talep eden öğretmenlere cevap Bakan Ömer Dinçer'den geldi. 
Dinçer, öğretmenlerin kamuda çalışması ve memur olmasınedeniyle gerekli düzenlemenin Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkisi dışında olduğunu söyledi.
'Dünya Bingöllüler Günü' münasebetiyle Bingöl’de bulunan Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, gazetecilerle birlikte kahvaltıda buluştu.
Burada gazetecilerin sorularını cevaplayan Bakan Dinçer, 'öğretmenlere serbest kıyafet yönetmeliği' ile ilgili soruya, bu konuda gerekli düzenleme için tek başına Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeterli olmayacağını bildirdi.
Öğretmenlere ayrı bir düzenleme yapılamayacağını, bunun için tüm memurları kapsayan genel bir kanun değişikliğine gidilmesine ihtiyaç duyulduğunun altını çizen Dinçer, söz konusu düzenlemeyi sadece Milli Eğitim Bakanlığı’ının yapmasının da mümkün olmadığını vurguladı.
Cihan