Sayfalar

23 Ekim 2012 Salı

Evlilik Hayatında Kriz Devreleri


Daha önce de belirttiğimiz gibi, psiko­loglar evlilik hayatında 3 kritik dönem olduğunu söylerler. Başlangıç dönemi 5-7, 12 ve 14. yular arasındaki dönemler­dir. Bu bir Amerikan istatistiğidir. Dün­yanın her ülkesinde aynı sonuçları ver­meyebilir. Fakat, her evlilikte kritik devrelerin olduğu muhakkaktır. Yıllar boyunca biriken öfkelerin, kırgınlıkların birdenbire su yüzüne çıkarak, aşılması güç bir engel teşkil ettiği dönemlerdir bunlar. Çoğu zaman da beklenmedik an­larda patlak verirler.

Öyle ki, buna herkesten çok karı-koca şaşırır. Önceleri farkında bile olmadan kendilerine gü­venlerini kaybederler. Birbirleriyle inat­laşmaya başlarlar. Eski hayal kırıklıkla­rı, eski öfkeler, unutulmuş, sanılan olay­lar tekrar ortaya çıkar. Eski ümitler yeşerir, ilk aşklar hatırların. Her iki taraf için de büyük bir sıkıntı dönemi başlar. Kimi zaman olaylar yüzünden tartışma­ya başlarlar. Tartışmalar gitgide sıklaş­maya, suçlamalar ağırlaşmaya başlar. Ve kriz bütün şiddetiyle kendini göste­rir.

Kriz, genellikle Önce eşlerden birinde başlar. Diğeri kendisine yardımcı olma­ya, huzursuzlukları düzeltmeye çalışır. Bu krizlerin güney ülkelerinde daha çok erkeklerde, kuzey ülkelerinde ise, daha çok kadınlarda olduğu gözlenmiştir.

Bu sıkıntılı dönem çoğu zaman uzun sürmez. Bir süre sonra her şey normale döner. Eşler, bunu evliliklerinde geçir­dikleri zor bir dönem olarak anarlar. Bir­birlerine daha çok bağlananlar, beraber­likleri daha bir güçlenir, sağlamlaşır.Ancak, kimi zaman evlilik bu zor dö­nemde gerçekten zarar görür. Bu durumda, eşlerden biri akıllılık edip bir psikologa başvurursa, iş kolay­laşır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kimi zaman olaylar çok yavaş gelişir.  

Başlangıçta gayet iyi anlaşan bir çift, yıllar sonra anlaşmazlığa düşebilir. 40 yaşına gelmiş bir insanın olaylara bakış açısı 15 sene öncesinden çok farklı ola­caktır. Geçen yıllar, yaşanılan olaylar, olumlu, olumsuz tecrübeler insanı değiş­tirebilir.

Sevinçleriyle, kederleriyle, beklentile­riyle gençlik ümitleriyle bambaşka bir kişilik doğar. Gençlik hatıraları canlan­maya başlar. Bazen öyle olur ki, insan yepyeni bir hayata başlamak ister. İşte, bu ikinci gençlik dediğimiz olaydır.

Şanslı çiftlerde bu dönem olumlu so­nuçlar verir. Eşler, o zamana kadar ara­larında anlaşmazlık sebebi olan ufak te­fek şeylere daha başka bir gözle bakma­ya başlarlar. Hatta birbirlerine yeniden aşık olabilirler. Başlangıçta anlaşama­dıkları halde, daha sonraları ortak ha­yatlarını çok mutlu bir çift olarak sürdü­renlerin sayısı oldukça fazladır. Ancak, çok genç yaşta evlenen çiftlerde bunun tam tersi görülmektedir. Genç yaşta ev­lenen çiftlerin bu kritik devrelere önce­den hazırlıklı olmaları gerekir. Evlilikle­rinde böyle bir dönemin gelebileceğim bilmeli, bunu gayet normal bir olay ola­rak kabul etmelidirler. Bu takdirde, sağduyu ağır basacak, bu kritik dönemi da­ha kolay atlatacaklardır.

Böyle bir sınavdan çıktıktan sonra çif­tin beraberliği daha sağlam temellere oturacaktır. Zira, bu kritik dönemdeki münakaşalar sırasında birçok konuya açıklık getirilecek, karşılıklı hatâlar ka­bul edilecek, yeni kararlar alınacak, bü­tün bunlarla birlikte beraberlik gelişe­cektir. Ve ikinci gençlik olumlu sonuç vermiş olacaktır.

Fakat, eşlerden yalnızca biri kritik bir dönem geçiriyorsa, diğeri kendisine an­layış göstermeli, eşine bu zor dönemi at­latmasında yardımcı olmalıdır. Durum gerçekten çok ciddiyse, geçici bir ayrılık bile tavsiye edilebilir. Zira beraberliği yürütmeye çalışmak sonuç vermeyecek, aksine probleme daha büyük boyutlar getirebilecektir.

Sebep her zaman bir üçüncü şahıs de­ğildir. Aksine çoğu zaman, kişinin ba­ğımsızlık isteğinden kaynaklanır. Özel­likle de birbirlerine çok yakın eşlerde gö­rülür.
Erkek de karışma bir süre yalnız başı­na kalıp kendisini tartma imkânı verebi­lir. Ondan sonrası kadere kalacak, kade­rin çizdiği olacaktır.

En son olarak da evlilik hayatında al­datma konusu üzerinde durmak istiyo­ruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenmiş çeşitli fikirler ortaya atılmış­tır. Toplumumuzda, aldatma olayı ka­dın ve erkekte değişik bakış açılarında değerlendirilmektedir. Erkek, çapkınlığı küçük bir günah olarak görmeye alış­mıştır. Kadın içinse, alnına sürülebile­cek kara bir lekedir.
Sebep ne olursa olsun, aldatma hiçbir zaman çözüm değildir. Aksine daha bü­yük problemlere yolaçar.

Evlilik büyük bir macera, bir kahramanlık hikâyesi olarak görülme­melidir. Evlilikte karşılaşılan problem­ler ne küçümsenmen ne de fazla büyü-tülmemelidir. Karşılıklı saygı, sevgi, an­layış, ve güven her problemi çözebilir.

Öfke evlilikte bile baldan tatlı mı?


Bazen ne kadar haklı olduğumuzu göstermek bazen de bir eksikliğimizi veya haksızlığımızı gizlemek düşüncesiyle öfkeleniriz. Öfke ya bir tepki halidir ya da mahcup olan kişiliğimizi örten bir maskedir. Her ne olursa olsun, kendisini hangi şartta nasıl ifade ederse etsin evliliğin can düşmanlarından biridir öfke.

Yapılan çalışmalar tükenen evliliklerde öfke ve öfkenin türevlerinin (tehdit,küsme,şiddet ,cinnet vb ) hatırı sayılır bir yere sahip olduğunu gözler önüne sermiştir. Bazen insanların sakin davranışlarına bakarak öfke duygusunun sanki bir operasyonla onun ruhundan alınmış olduğunu düşünürsünüz, bazı insanların da haşin davranışlarını korkuyla izler birden fazla insanın öfkesini taşıdığını görür endişeye kapılırsınız . 

Aslında her ikisi de ruhsal olarak dingin bir yapıya sahip olmamanın yani bir anormalliğin göstergesidir. Her iki tutumun da toplum içerisinde hayatiyetinin devamı adına profesyonel manada desteğe ihtiyacı vardır.

Medeni insan, her konuda olduğu gibi öfkesi söz konusu olduğunda da dengeli davranmasını bilebilendir. Öfke dengeli kullanıldığında adaletin teminine ,hataların giderilmesine , temel hak ve hürriyetlerin muhafazasına veya doğru düzenin tesisine vesile olacak faydalı bir duygudur. Gündelik hayatımızı mercek altına alıp incelediğimizde aktif veya pasif öfke dediğimiz öfke türleriyle sürekli birliktelik içerisinde olduğumuzu görürüz.
Marketçimize, arabamıza benzin aldığımız istasyonda çalışanlara, mesai arkadaşlarımıza, bazen komşularımıza , bazen de canımızdan çok sevdiğimiz evladımıza veya can yoldaşımız olan eşimize karşı bu duyguyu içimizde duyarız . Duyarız duymasına ama gerçekten biz bu duyguyu yaşarken veriliş amacına uygun mu kullanırız? Yarı ataerkil (erkek otoritesi endeksli) aile yapımızla aslında öfke diğer duygularımızın çok önünde evlilik hayatımızda yer almakta, ruh dünyamızda baş köşede oturmakta ve hiç de hak etmediği bu mevkii koruma adına oldukça da kararlıda gözükmektedir.
Eşimizin bizim için taşıdığı değeri sözlü olarak ifade etmekte zorlanan ama ona karşı öfke dolduğumuzda kendimizi tutamayan hemen patlayan bir yapıya sahip olan milli karakterimiz ailelerimiz adına bir tehdit unsuru olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi modernitenin beşiği olan ve hiç de ataerkil bir yapısı olmayan Batı Dünyası’na baktığımızda öfkenin toplumdaki tesirinin bizdeki oranlardan daha da düşük olmadığını görürüz.

Özellikle gençliğin şiddete düşkünlüğü ,alkol kullanımının çokluğu ,bize göre daha bencil bir yapıya sahip olması Batı toplumlarının aile hayatlarında öfkenin yıkıcı tesirini hissetmelerine sebep olmaktadır. Batı da başlı başına bir öfke hatta cinnet kabul edilen intihar vakalarının sürekli artıyor olması da bu tezi doğrular mahiyettedir. Peki ya evde ,evimizde ailemizle özellikle eşimizle olan ilişkilerimizde öfkenin yeri ve tesiri nedir, ne olmalıdır?

Yukarıda belirttiğimiz gibi her şeye öfkelenen insanlar hiç bir şeye öfkelenmeyen insanlar gibi ruhen problemli insanlardır. En çok beraber olduğumuz ve bizim için hayatın diğer ünitelerine göre çok daha fazla anlam ifade eden evlilik müessesinde de zaman zaman eşlerin öfkeyi yaşaması gayet tabidir.
Burada mihenk soru öfkenin hangi keyfiyette olduğu ve hangi sebeple ortaya çıktığıdır. Eğer ailedeki sevgi düzeyli seviyede değilse öfke kırıcı, ezici ve saldırganca ortaya çıkıyor demektir. Tek amacı zarar vermektir. Yıkıcıdır. O an eşine haddini bildirmek için vardır. 

Aile içi iletişimi baltalar. Eşte korku ve endişe oluşturur. Çiftlerden birinin diğerinden korkmaya ve kaygı duymaya başlaması eşlerin arasındaki güven duygusunun kaybolmasına işarettir. Güven duygusunun kaybı problemin evliliğin temellerine inmesi ve ilişkinin sarsılıyor olması demektir.
Öfke; içinde karşılıklı sevginin olduğu aile ortamında kendini göstermişse yani birbirlerine değer veren insanlar birbirine öfkelenmişse öfke bir yanlışı düzeltmek için doğmuş demektir. Böyle öfke yapıcıdır, düzenleyicidir, dengelidir. Aslında seven insanın öfkesi sevdiği insana sırtındaki akrebi gösteriyor olması demektir. Yani aile içi iletişimi baltalamaz. Sert bir nasihata benzer. Eşi bunu o an olmasa bile mutlaka kısa zaman sonra anlayışla karşılar. Her ne kadar seven eşin öfkesi yapıcı olsa da öfke kendisine kolay kolay sınır konulabilecek bir duygu değildir.

Eskiler öfke baldan tatlı derken muhatabına sinirlenen bağıran çağıran insanın bundan ayrı bir haz duyacağını, içinde farklı bir ferahlık olacağını bize anlatmak istemişler. Dolayısıyla öfkelenen bir insanın tam olarak ne dediğini bilmeden kızıp söylenmesi her ne pahasına olursa olsun öfkenin hakkını vermeye çalışması gene eskilerin öfkeyle kalkan ziyanla oturur sözünü akla getirir ki bu birbirlerini seven eşler için önemli bir kaybın habercisidir.

Eşlerin öfke kontrolü; bir sac ayağı misali üç hususta kişinin kendi kendine hükmetmesini gerekli kılar. Birincisi öfkenin doğduğu yer olan zihnin kontrolü, ikincisi öfkenin ifade edildiği kelimelerin hayat bulduğu ve tavırların değiştiği dilin kontrolü üçüncüsü kelimelerin kişinin öfkesini ifade etme adına yetersiz kaldığı düşünüldüğünde devreye giren bedenin yani davranışların kontrolü. Birinci aşama zihinsel aşamadır.
Öfke duygusu önce insan beyninde fikir olarak doğar gelişir duyguya dönüşür. Bu aşamada ben kime kızıyorum. Kızdığım insan benim için ne ifade ediyor. Akrabalarımdan, arkadaşlarımdan toplum içerisinde muhatap olduğum diğer insanlardan sürekli farklılık arz eden eşime karşı bu hususta biraz daha anlayışlı olamaz mıyım diye düşünmesi gereken aşamadır. İkinci aşama düşünme safhasınının netice vermediği anda devreye giren öfkenin dillendirildiği aşamadır.
Bu aşamada öfke halinde nasıl insan metabolizması hükmedilemez hale geliyorsa kalp atışları hızlanıyor, beyne giden kan miktarı artıyor, mide daha fazla asit salgılıyor, tansiyon yükseliyor, yüz kızarıyor, damarlar şişiyorsa aynı şekilde dil de kontrolden çıkar. Ağız bir nevi ishal olur. Ne dediğini bilmez hale gelir. Daha sonra çok pişman olacağı o an için sadece karşı tarafı üzecek şeyleri pervasızca söyler .Her iki taraf adına da yıkımın başladığı an bu andır işte. Bu esnada yapılacak en akıllıca davranış susmaktır.

Hiç bir şey söylememek kelimelere kelepçe vurmaktır. Zor da olsa öfkeyi içine atmak, konuşmamaktır. Susmak aslında bir kaçış değil hele haksızlığı kabul hiç değildir. Belki olgunluğun tescili ve evlilik adına sahip olunan sorumluk duygusunun ispatıdır. Öfke fiziksel şiddetle ifade edilmeye başlandığında eşler endişeye kapılsalar da asıl endişe edilmesi gereken evlilikte sözlü ve duygusal şiddettir. Kontrolsüz sarf edilen kelimelerin ve alınan tavırların tahrip gücü sopadan ve bıçaktan daha az değildir ve ne kadar acıdır ki niteliksiz evliliklerde bu tip yıkıcı sözler ve insafsız tavırlar şuursuz eşlerce neredeyse her gün sarf edilir ve davranışa dönüştürülür.

Eşleri bu aşama asık suratlı, mutsuz yaşayan, konuşmaya çalıştığında birbirlerini tersleyen, sürekli birbirlerini suçlayan ve tebessüm etmeyen kısacası biz olmaktan uzak sözler ve tavırlar sergileyen tutumlar içinde görürsünüz. En son aşama dizginleri elinden kaçıran dilin, komutayı yoldan çıkan bedene teslim ettiği aşamadır.

Mesele bu evreye kadar gelmişse fatura ağır olacak demektir. Travmalar sadece psikolojik olarak kalmayacak fiziksel travmalarda kendisini gösterecek belki eşin hayatını tehlikeye atacak derecede sorumsuz davranışlar sergilenecektir. Artık evliliği bir arada tutan evliliğin çimentosu hükmünde olan sevgi bu boşanma öncesi son aşamada kendisini tüketmiş yerini korku ve endişeye bırakmıştır.

Bu aşamada öfke kontrolü adına bir kuyumcu terazisi hassasiyetiyle tepkimizin ve öfkelendiğimiz hususun arasında bir dengenin gözetilmesi gerekmektedir. Bu bir farkındalıktır. Benim eşimi üzeceğim kendime mukayyet olamayarak bedensel şiddet sergileyerek rencide edeceğim hususlar onu kırmaya değecek mi?

Aynı hususta benzer davranışı bana veya benim kızıma ya da oğluma birileri aynı şekilde yapacak olsaydı ben ne hissederdim? Ortaya koyacağım davranışla aslında ruhumda hissettiğim hayal kırıklığı veya üzüntü duygusu arasında mantıklı bir denge söz konusu mudur? Bu soruları kendimize sormamız ve meseleyi irdelerken kendimizin savcısı eşimizin avukatı olmamız şuurlu bir eşin davranışı yani bedensel süreci kontrolde tutması demektir.

Evlilik bir irade işidir .İnsanlar şehvet ve öfkelerini kontrol etmeyi başardıklarında iradelerine hükmediyorlar demektir. Şehvet şiddetle istediği öfke ise şiddetle karşı olduğu hususları temsil eden duyguları nitelendiren kelimelerdir. Kısaca neye ne kadar ilgi duyacak, neye ne kadar karşı tepki verecek bu iki hususun bilinmesi kişinin kendi iradesine hükmettiğinin göstergesidir. Öyle ki bu iki duygunun kontrolsüzlüğü insanın akli ve ahlaki düzeysizliğinin de habercisi olabilir. Reşit olmanın da şartı bana göre bu iki ana duygunun kontrolünde gizlidir.

Evlilik reşit insanların tabi olduğu bir birliktelik olduğuna göre bizler eşimizle olan birlikteliğimizi devamı adına şehvetimizi ve öfkemizi meşru dairede sergilemeyi bilen yani yerli yerinde kullanabilen insanlar olmak zorundayız.
Arif Özutku  - www.rehberaile.com

Flörtün Faturası Kime Yazılır?


Toplum, evlenecek çiftlerin birbirlerini tanımaları için “flört” etmeleri gerektiği düşüncesine sahiptir. Tanıma evresinde flört olmazsa olmaz diye düşünüyorlar. Fakat bu tarz birlikteliklerinin bedelini genç kızlar ödemektedir.

Kızlar genelde duygusal fıtratta oldukları için ve ilk defa bir erkekle görüşüyorsa karşısındaki erkeğe adeta bağlanıyor, ona olan sevgisi, duyguları kördüğüm oluyor. Tabi bu bağlanmaya gelene kadar 3 evreden geçiyorlar.
İlk aşamada sadece “arkadaşlık” olarak başlıyorlar ve bu evreyi birbirini tanıma süreci diye nitelendiriyorlar. Bu tanıma sürecindeki görüşmeyi 3 ten fazla yapmamak gerekir. Bu süreçte erkeğe daha çok iş düşüyor, olumlu veya olumsuz cevabını hemen vermeli. Ve bu tanıma sürecinde erkek hala kafasında bir şeyleri netleştirmediyse, bu süreç olabildiğince uzuyor.

Ve ikinci aşamaya geçiliyor, “sevgililik”. Aracı olanlar bu basamakta ne kadar iki tarafı da uyarsalar erkekten gelen cevap “daha 2 ay görüştük, tanıyamadık”, kızdan gelen cevap: “ben olumluyum, o da olumlu gibi çünkü ilişkimiz iyi gidiyor” gibi cümleler. Aracılar erkeğin bu cevabını kıza söyleseler bile, kızın ayakları yere basmadığı için hiçbir şeyi idrak edemiyor..
Sevgililik aşamasında, çiftler sanki karı kocaymış gibi birbirlerinin msn, facebook, twitter, mail adresilerinin şifrelerini birbirlerine verirler. Birbirlerine hitapları ise “aşkım, hayatım, bitanem, sevgilim, her şeyim…” diye aitlik ekleri ile devam eder.

Elleri kenetlenircesine tutma başlar, görenler tutkalla yapıştırılmış zanneder. Birbirlerine sarılmalar vesaire.. Bu süreçte yeni dindar görünümlü nesil adeta bir hadisi şerifi de haramlarında kullanmaya başlıyor “evlenince ellerimizden bu günahlar dökülecek”. Peki, hiç harama bulaşmadan evlenenler ne olacak! diye soruyorum onlara.
Erkek bu süre zarfında kıza kavvamcılığını göstermeye başlar, bir de erkeğin üzerinde “dindar” etiketi varsa kız ona gözü kapalı güvenir. Ve Kız zamanla her şeyinin hesabını vermeye başlar, bir yere gidecekse izin alır, izinsiz bir iş yapmışsa hesap verir, özür diler vs dışarıdan gözlemleyenler sanki evliler der, ve bu işin olumlu sonuçlanacağını düşünürler.

Kız kendince olumlu ama erkek ise hala netleştiremiyor, tabi kızın bu durumlardan haberi olsa bile, kız hayata polyanna gözü ile bakar bu evrede de, çünkü güvendi ve bağlandı. Evli insanlar, bu flörtlüğün 2. aşaması gibi böyle anlaşsalar herhalde hiçbir evlilik hüsranla sonlanmaz diye düşünüyorum.
Tabi bu arada erkeğin daha önceden uzun süreli bir tecrübesi var ise, karşı tarafın ilk görüştüğü ise ve kız bu yüzden nasıl davranacağını da bilmiyorsa, erkek kızdan çok fazla şeyler talep edebilir, mesela daha fazla ilgi(yemek yapması, hediyeler, güzel tatlı tatlı sözler, şirinlikler…) eğer kız, erkeğin istediği gibi ilgi veremiyorsa, erkek ayrılma bahanelerini üretmeye başlar.

Bu arada erkeğin mutlaka sakladığı bir mail adresi de vardır. Kız ise hayatının bütün şifrelerini kocası gibi gördüğü sevgilisine verir. Neyse, erkek bu aşamada da başarılı olursa, son evreye gelir “cinsellik”. Önce evine davet ile başlar. Kız bunun uygun olmadığını düşünse de erkek o güveni verdiği için ikna eder ve kız evine aldanır gider. Bir erkeğin zamanla boşaldığını bilmeyen genç kızlarımız, zannederler ki “kardeş kardeşe” oturacaklar. Birbirlerine bir güzel yemek yedirirler kendi elleriyle. Evli insanlar keşke böyle olsalar..

Genelde genç kızların başına gelen durumlardan biri de yemeğe kadar bir şey olmadıysa demek ki bir şey olmayacak zannediyorlar. Sonra bir tatlı veya film seyretme kısmına geçerler.. Bu esnada yakınlaşma kaçınılmazdır, üçüncü şeytan olur diye boşuna denmiyor. Eğer kız akıllı ise o an onu bırakır, “yok biz evleneceğiz zaten, bırakmaz beni” diye düşünürse o da kapılır gider bir günah kuyusuna. Büyüklerin bir tabiri vardır, “kaç yıldır koynunda yattığım kocamızı tanıyamıyoruz, nasıl olurda birkaç ayda tanıdığın adama güvenebilirsin.”

Erkek bunda da başarılı olursa, kadın kendini kullanılmış hisseder, erkek ise kolay elde ettiği bir şeye değer vermez. Halk tabiri ile “kız kolay lokma olmuştur!.” Erkek bu süreçte kızdan ayrılmak için bahaneler üretmeye başlar “sen beni sevmiyorsun, benim istediklerimi yapmıyorsun, biz anlaşamıyoruz, sen çok iyisin sen daha iyilerine layıksın, görüştüğüm kızlar arasında en iyisi sendin, hayırlısı ise dua ettim ama hayırlısı değilmiş, sana dua edeceğim vs” demeye başlar.

Bir de bu yeni neslimiz ayrılmada da kolayca bir kılıf bulmuşlar “yaşadıklarımız için tövbe ederiz Allah affeder”, tevbe bu kadar basit işte!.Buraya kadar yuh! E kızla karı koca gibi hayata devam ettin, ne oldu şimdi diyesiniz geliyor değil mi? Erkek istediği zevki bu dünya da almıştır. Bu durumu dert eden bir kız ise, tevbeler, bir ton gözyaşı, bir ton ilaçlarla ayakta durmaya çalışır, eğer şeytan vesvese verip intihar etmezse, dert etmeyen bir kız ise hayatına hiç yaşanmamış gibi devam eder…
Genç kızlar! Erkeği iyi tanıma konusunda çok dikkatli olun. Eğer görüştüğünüz kişi netleştirmiyorsa hala ve uzatmaya çalışıyorsa, harama girmektense bitirin daha iyi.
Erkekler! Evlilik öncesi kızlarla görüşme konusunda dikkat etmeniz gereken hususlar vardır. Eğer bu hususlara dikkat etmezseniz, bir çok kızın AH ını alır, helalliğini alamazsınız isterseniz günaha birlikte gitseniz bile!, Çünkü herkes ne yaptıysa bedelini ödeyecektir ve ne ekerseniz onu biçersiniz.
Belki bu kız böyle namussuz bir insanı ömür boyu unutamayacak çünkü kalbi ilk defa birini sevmiştir. Bu devirde psikiyatri servisleri,klinikleri bir sürü flörtün bedelini ödeyen genç kızlarla dolu!. Erkek hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Yenisine bakıyor. Yaşadıklarını, yaşattıklarını hatırlamıyor bile, yeni bir hayata adım atar çünkü. Eski kızın durumunu umursamaz bile. Erkek için bitmişse bitmiştir,
Allah korkusu olmayan, bunları dert etmeyen bir erkek geriye dönüp bakmaz bile, kafasından siler, siz ise hüsranlarınızla pişmanlıklarınızla kalırsınız kızlar.. Erkek kendisine tertemiz, hiç eli eline değmemiş, ailesinin istediği, haramı helali bilen bir kız bulur. Ve hayatına devam eder.
Bir erkek böyle bir şeye kalkışırken, kendi anasının bacısının, kızının başına gelmesini ister mi? diye düşünmeli…
Zannetmeyin ki bunu inançsız insanlar yapar, son zamanlarda moda(!) olan ortalık dindar görünümlü zamparalarla dolu. Erkek evlatlarını daha dikkatlice yetiştirmek gerekiyor, kızlarımızı ise bilinçli yetiştirmeliyiz. Böyle saf kızlar yetiştirirsek, akıllı(!) dindar erkeklerin yüzlerinden kızlarımızın başına daha çok işler gelir.
Not: Bu yazıyı böyle kendini kaptırmış genç kızlarımızın bana anlattıkları olaylar üzerine yazdım, ortalık çok kötü herkes kızına oğluna sahip çıksın. Kim benim oğlum yapmaz diyorsa bilin ki o yapabilir. İmtihan dünyasındayız. Ve iyi ki Allahu teala hiçbir şeyi unutmuyor…En küçük gözyaşının bedelini de mutlaka ödetecek.
Gülnur Özdemir - /www.cocukaile.net

Geçmişten Bugüne Kadın Ve Erkek


Bugün bile, hepimiz her gün “ana-baba, karı-koca, bacı kardeş, kadın-erkek, kız-oğlan” biliyoruz. Ama, niçin böyle dendiğini düşünmeyiz bile. içimiz­den biri çıkıp da, “koca karı, kardeş ba­cı” dese, hepimiz birden ona güleriz. Av­rupa dilleri ile Doğu dillerinde ise du­rum, bunun tersidir. Bunlara benzer her eski deyimde, önceliği erkek alır. Bun­dan dolayı Türk dili, Türklerin binlerce yıllık hayatlarının bir aynası gibidir. Dil, yaşayan bir ruhtur.

Bu sözlerde gö­rünenler, Türklerini hisleriyle duygula­rıdır. Bunun içindir ki bizim gönlümüz sözleri bir madde, bir odun parçası gibi gören dilcilerle, hiç uyuşmamıştır. Onla­rı kesip biçmek bizim elimizde değildir. Omar, Türk milletinin törelerinden kay­naklanan, duygu ve hatıralarıdır.

Bu söz­ler, binlerce yıl önce Türk milletinin gön­lünde duygu halinde oluşmuş, gelişmiş ve böylece onların, düşünce ve inanışla­rının birer sembolü olmuşlardır. Bunun için biz burada sözlerden değil, mana, düşünce, inanış ve davranışlardan, söz­lere giderek onları bu yolla değerlendir­meye çalışacağız.


Kadın Türklerde aileyi oluşturan üç direkten yani baba, ana ve çocuklardan birini meydana getiriyordu. Çünkü atlı, savaşçı ve hayvancı kavimlerdeki du­rum ve ihtiyaçlar böyle gerektiriyordu. Konuya, böyle realist bir görüşle gir­mek gereklidir. Eski Batı ile Doğu’da ise aile tek direkle, baba direğiyle yürüyebiliyordu. 

Türklerde bu elbette yürü­yemezdi. Çünkü aile içinde herkesin bir vazife ve mesuliyeti vardı. Atlı kavimle­rin düşmanları da atlıydı. Baş döndürü­cü bir süratle her an gelebilen düşman, ortada ne aile, ne can ve ne de mal bırak­mayabilirdi. Bunun için aile, daha bü­yük birlikler, askerî bir teşkilât ve yine askerî birlik halinde yaşamak zorunday­dı.

Geçen yüzyılda Küçük Yüz Türkleri­ni araştıran Balliuzek gibi araştırıcılar, bunu açıkça görmüşlerdi. Ailelerin bir­leşmesiyle meydana gelen boylar, savaş­la içiçeydiler. Bunun için de onların en başta gelen dilekleri askerî bir birlik (military unit) halinde kurulabilmiş olmalarıydı.Fuat Köprülür Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu adlı eserinde, Anadolu sınırlarında “il ve yurd açan” Türkmen gazilerinin illerinden söz açar­ken, “onlarda kadınlar ile çocuklar da si­lâhlı idilerdi”, der ve onların başarılarını, bu yapı üzerine oturtmaya çalışır.

Haçlı seferleri dolayısiyle Güney Anadolu’da erkek nüfusu azalmıştı. Bunun için ka­dınlardan oluşan “Bâciyân” yani Bacı­lar adı verilen askeri birlikler kurulmuş­tu. Köprülü, bu anlayış ve kadınların, birleşmesi üzerinde de vurgulayarak du­rur. Unutmayalım ki bu yurdu bize ar­mağan edenler arasında kadınlar ile kız­lar da vardı. Zaten Dede Korkut kitabın­daki kadınların hayatı da yukarıdaki ve­sikaları doğrularlar. “Beyrek erişti bir geyik vurdu… 

Banı Çiçek (ona) otaktan bakar idi. Mere dayalar, (yani dadılar) bu kavat oğlu kavat bize erlik mi gösterür dedi Varun bundan pay dileyin, ne der,” dedi. Eğer Beyrek kadınlara pay vermeseydi, Bam Çiçek’le aralarında vu­ruşma olacaktı. Zaten Banı Çiçek’in amacı da kavga çıkarmakta. Kanturalı hi­kayesinde “yağı basıp, dağıtan Selcen Hatun” da bunun başka bir örneğidir. “Okun ile, kılıcın ile gel beri söyleşelim” diye erkeklere meydan okuyan da yine Selcen Hatun’dur. Onun günlük haya­tından söz açılırken ise, Selcen Hatun: “yelesi kara, kazıhk atıma biner idim, Arku Beli, Ala Dağı avlar idim, ala ge­yik sığın geyik kovar idim” diyordu. Kan­turalı ise Selcen Hatun’uf”yer basmayıp (yani yere basmadan) yürüyen selvi boy­lum… arslan uruğu Sultan kızı”, diye övüyordu

Türklerde kadın, ne kadar savaşçı ve erkek gibi de olsa, onda yine de “yere basmadan yürüyen” bir kadın yürüyüşü, aranıyordu. Zaten Dede Korkut’ta bu iki sevgilinin birleşmesi de, bizim anlayışımız dışında ve garip bir dille anlatılıyordu: “İrağından yakınından gelişdiler, gizli yaka tutuban yeğleşdiler, tatlu damak verüben sorış-tılar, ağ boz atlar binüben yortışdüar, Beg babası yanına erişdiler”. Görülüyor ki Türklerde kaçlına verilen değer, baş­ka kültürlerde olduğu gibi, Tanrıça ola­rak tapüdığından dolayı değil, günlük hayatm yük ve mesuliyetini üzerlerine almalarından ileri geliyordu.

Çingiz Han’dan az sonra Papanın elçi­si olarak giden Rubruk, kadınların vazi­felerini şöyle anlatıyordu: “Arabaları idare etmek, çadırları arabalara koymak ve indirmek, inekleri sağmak, yağ ve ku­rut yapmak, deri ve postları dabaklamak, derileri dikmek, sandal, başmak, ayakkabı ve elbise dikmek, keçe döv­mek” ve buna benzer daha birçok işler.

Ekonomik hayatın temelini oluşturan kadınların sözleri böylece devlet haya­tında da geçerli olmuştu. Erkekler sava­şa gittikleri zaman, her şeyi kadınlar ya­par, onların başlan da kadınlar olurlar­dı. Kadın hukukunu incelerken, konuyu biraz da realist bir temele oturtmak daha gereklidir. Yine elçi Rubruk’a göre, “kadınlar da erkekler gibi ata biner, ok atarlardı. Her suçta, erkeğe ne ceza veri­lirse, kadına da onu verirlerdi.”

Eşler Arasında Bazı Olumsuz Davranışlar


Eşler birbirlerini anlamaya, tanıma­ya, aralarında uyum sağlamaya çalıştık­ları sırada bazı engellerle karşılaşacak­lardır elbette.
Çoğu kere bazı minik, .olumsuz, davra­nışlar devleştirilip, aşılması güç engeller haline sokulur. Zira, evliliğin başından itibaren, eşlerden biri, olaylar karşısın­da takındığı tavrın, yerinde olduğunu değiştirmemesi gerektiğini sanmakta­dır. Aslında bu tutum son derece yanlış­tır. Zira herkes yanılabilir. Ve evlilikte esas engeleri işte bu katı yanlış tutum teşkil eder.

Şimdi bu yanlışların başucalarından söz edelim. Önce “sessizlik”i ele alalım. Daha çok erkeklerin, ancak sık sık ka­dınların da başvurduğu bir davranış şeklidir bu.

Biz burada örnek olarak bir erkeği ele alacağız. Ancak yazdıklarımız kadınlar için de geçerlidir.
Sözgelimi, erkek, karısının hoşuna git­meyen bir davranışı karşısında, bunu söyleyip gerçek sebeplerini araştıracağı­na, genellikle “Beni gerçekten sevseydi, böyle yapmazdı.

Ben de o, kalbimi ne ‘ kadar kırdığını anlayana kadar susar se­simi çıkarmam. Benim söylememle bu­nu yapmaktan vazgeçecekse, hiç vaz­geçmesin! Umurumda bile değiL Önemli olan, bunu kendi kendine anlayıp, vaz­geçmesidir. Ancak, o zaman ona saygı ve sevgi duyabilirim…” diye düşünür. Ve incinmiş, hakkı yenmiş biri havası» içinde susmayı yeğler. Elbette bu “ses­sizlik” ile hiçbir problem çözümlenemez. Zira karısı onun bu suskunluğuna bir an­lam veremez. Anlasa da, bu davranışı pek çocuksu ve ciddiyetten uzak bula­caktır.

Bu durumda kadın, haklı olarak “Bir erkeğin konuşmaya, fikirlerini söyleme­ye, en azından ne istediğini açıklamaya cesareti olması gerekir. Böyle bir karış suratla etrafta dolaşmasının bir yara­rı yok ki” diye düşünür. Bir kadının, bir erkeğe yapabileceği en büyük hakaret de, onun tam olgun bir erkek olmadığını belli etmesi değil midir?..

Bunun tam tersim düşünürsek, yani kadınla erkeğin yerini değiştirirsek, o zaman da erkek, yanında kırgın, küskün duran karısı için “Ne kötülük var bu yaptığımda? Hiçbir şey kafasına girmi­yor. Üstelik bir de küsüyor” diye düşü­nür.

Aslında, her şeyden önce, küsüp ko­nuşmamak, temelinde bir anlaşmazlık yattığı için olumsuz bir davranıştır. Suskun kişi, gerçekte bu yolu meseleyi çözümlemek için değil, sürdürmek ama­cıyla tercih eder. Çünkü, o incinmekten adeta özel bir zevk alır. kendisinin bu gerçeğin farkında olma­masından kaynaklanır zaten. Kısacası, olay, az ya da çok mazohizm (kendisine eziyet etmekten zevk alma) türünden, anlaşılmamaktan duyulan bir tür çarpık zevkten kaynaklanır.

Bazen, bu tür davranışlar patolojik görünümler kazanır. Sözgelimi, erkek ya da kadın, sürekli incinmeye ihtiyaç du­yar. Kimi zaman da bu durumu kendisi yaratır. Böylelikle, eşi ne kadar uğraşır­sa uğraşsın evliliklerinde huzurlu bir ha­va yaratmayı başaramaz. Böyle durum­larda bir uzman hekime başvurulmasın­da yarar vardır.

Ancak, genellikle ruh sağlığı yerinde olan kimselerin de az ya da çok, mezohist bir yanı vardır. Yani, hayatlarının belli bir anında suskunluğu tercih eden erkek ya da kadınlarda da böyle mazohist bir yan bulunabilir.

Bu mazohist yanın kişiliğe hpkim ol­masını, bir alışkanlık haline dönüşmesi­ni önlemek için, bu olumsuz davranış şeklini, ilk ortaya çıktığı anda etkisiz hale getirmelidir. Mazohist yanı ağır ba­san kişi doyuma ulaşabilmek için, sürek­li daha çok acıya ihtiyaç duyar. Bu tıpkı, bir alkoliğin giderek içkinin dozunu ar­tırmasına benzer. Böylece, durum gitgi­de kötüleşir. Ve eşler arasında önceleri kırgın, küskün bir hava teşkil eden ses­sizlik, daha sonra sinir bozucu bir hal alır. Sonunda da eşler birbirlerinden tamamiyle koparlar.
Şayet eşinin hoşuna gitmeyen davra­nışları karşısında sessiz kalmayı tecih eden kişinin patolojik problemleri yok­sa, eşler fazla zorluk çekmeden durumu düzeltebilirler.
Her şeyden önce incinmiş olanı olaya “Beni sevseydi böyle davranmazdı” dü­şüncesiyle bakmamahdır. Diğeri de, onun kırgınlığını ciddiye almalı, hatası­nı kabul edip özür dilemelidir. Ancak bu şekilde eşinin kırılan kalbini, gururunu tamir edebilir. Çünkü, mazohist eğilimin yanısıra, incinmiş gururun, yani hayal kırıklığına uğramış egosantrizm de bu suskunluğa yolaçabilir.
Karı-kocanın içtenlik ve alçakgönüllükle, en önemlisi de birbirlerini suçla­madan aralarındaki anlaşmazlığı tartı­şarak çözümlemeye çalışmaları böyle durumlarda en iyi yoldur.
Dargınlığın “esas sorumlusu”, hani o “Sevgisi yalan olduğu için eşini üzen davranışlarda bulunan”, diğerinin bek­lediği gibi, hatasını anlayıp da özür di­lerse evlerinde esen soğuk, gergin hava­yı kolayca ortadan kaldırabilir…
Bu durum, özellikle, yeni evliler ara­sında sık sık ortaya çıkar ve yanlış anla­şılmalara sebep olur. Ashnda kara­kocalar, karşılıklı biraz anlayış gösterse­ler bu can sıkıcı küsmeler, incinmeler hiç olmaz.

Bir başka olumsuz davranış ise, yuka­rıda sözünü ettiğimiz darılıp, konuşma­ma huyunun tam tersidir. Yani, kadının ya da erkeğin eşine yapması ve yapma­ması gereken şeyleri sert, kesin bir dille söylemesi, kısacası eşine ültimatom ver­mesidir.

Bazı kocalar karılarının makyaj yap­malarına, yüksek topuklu ayakkabı giy­melerine, belirli bir kokuyu ya da koku sürmelerine, bazı yerlere gitmelerine veya biriyle arkadaşlık etmelerine, bazı kültürel vb. faaliyetleri sürdürmelerine, bazı işlerde çalışmalarına yahut da bü­tün bu saydıklarımızın hepsine birden karşı çıkabilirler.
Kadınlara gelince, onlar da kocaları­nın sigara, içki vb. içmelerine karşı çı­karlar.
Ancak, bu küçük yasaklar ve iyilik ol­sun diye yapılan zorlamalar, karşı çık­malar karı-kocanın işlerinden tutun da arkadaş seçimine ve hatta fikir özgür­lüklerine kadar giderse o zaman iş deği­şir ve durum ciddiyet kazanır.
Çünkü yasakların sebepleri, genel ola­rak, sağlık, ekonomik imkanlar, toplum kuralları vb. gibi konulardan kaynakla­nıyor gibi görünse de aslında, bu ufak tefek şeyler, gizlenmeye çalışılan bir re­kabetten, hükmetme ihtiyacından, bazı konularda lütufkar davranma inceliğin­den, pasif, yumuşak başlı bir eşi arzula­maktan ve sık sık da insanoğlunun sa­dist yanından kaynaklanıyor olabilir.
Sadizm ya da diğer bir deyişle, sevilen kişiye herhangi bir şekilde eziyet etme, acı çektirmekten zevk alma, mazohizm gibi, en dengeli insanlarda da her zaman bir belli ölçüde mevcuttur.
Şayet, eşlerden birinde sadist yan ağır basarsa, sistematik hals gelir de, amacına ulaşmak için, eşinin en tabiî eğilimle­rine, alışkanlıklarına bile açıkça karşı çıkmasına yolaçarsa patolojik bir durum sözkonusudur. Bu takdirde der­hal bir uzman hekime başvurmak gere­kir.
Genellikle eşine bazı şeyleri yasakla­yan kişi, davranışının hatalı olabileceği­ni aklına bile getirmez. Çünkü, her şeyi yuvalarının, eşinin iyiliği için yaptığına inanmaktadır. Bu halde, anlaşmazlığa çare bulma görevi diğer eşe düşer. En iyisi, küçük, önemsiz şeyler sözkonusu olduğunda, davranışları kısıtlanan eşin, o an için sesini çıkarmadan, herhangi bir tartışmaya girmeden boyun eğmesidir.

Böylece, karısının ya da kocasının ken­disine kafa tutmasını bekleyen iyi niyet­li eş, onun hemen teslim olduğunu gö­rünce önce şaşırır, sonra da yumuşar. Zi­ra, insan, istediği bir şeyin hemen kabul edildiğini görünce, kendini pek zafer ka­zanmış gibi hissedemez… Sonuçta ço­ğunlukla kazançlı çıkan boyun eğen eş olur. Çünkü kendi istediği gibi davran­ma hakkını kolayca elde eder. Zaten öte­ki için olay artık değerini kaybetmiştir.
Ancak, eşi sert tepki gösterirse konu­yu gurur meselesi yapabilir. Olay büyür, dallanıp budaklanır. Eğer karıkoca bir­birlerinin yasaklarına aldırış etmezlerse, giderek bu hiçe sayışlar birikir ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yü­zünden tartışırlar hatta kavga ederler.

Yasaklama ve zorlamalar iş seçimi gi­bi özel önem taşıyan konuları kapsıyor­sa, boyun eğmek, şüphesiz yanlıştır. An­cak, bağırıp çağırarak tepki göstermek de doğru olamaz. Eğer, yasakları koyan kadının ya da erkeğin patolojik bir duru­mu yoksa, eşi, onun kendi açısından haklı sebepleri olabileceğini kabul etme­li, sakin ve objektif görüşle tartışmaya girmelidir. Çoğu kere, bu tür tartışmalar sonucunda temelde bambaşka problem­lerin yattığı-ortaya çıkar. Böylece karı­koca anlaşmazlıklarının gerçek sebebini bulup, daha önce akıllarına bile getirme­dikleri yollarla kolayca halledebilirler.
Yukarıda saydıklarımızdan başka, birbirine zıt olmakla beraber, aynı dere­cede hatalı olan iki davranış çeşidi daha vardır. Bunlar da daha çok yeni evliler­de görülür.

Bunlardan birincisi, eşlerden birinin ya da her ikisinin de kendi isteklerini bastırarak sadece ötekinin arzusunu ye­rine getirmeye çalışmasıdır. İkincisi ise, bunun tam tersi olup, eşlerin kendi öz benliklerim koruyabilmek, kişiliklerin­den fedakarlık etmemek için alışkanlık­larında en ufak bir değişiklik yapmak­tan bile kaçınmalarıdır.
Gerçekte, eşinin mutluluğundan baş­ka bir şey düşünmeyen, onun her arzusu­nu yerine getiren kadın ya da erkek, ona karşı fazla uzun sürmeyecek bir aşın hayranlık duygusu taşıyor demektir. Üstelik bu aşırı hayranlık devam etse bi­le, tutum yine de olumsuzdur. Zira, “biz” oluşmasına hiçbir katkısı olmadı­ğı gibi işlerden birinin kişiliğini gök­lere çıkartırken diğerini önemsiz kılmak­tadır.
Bu hayranlık devresi sona erince ger­çek bütün çıplaklığıyla kendini gösterir. Ve ortaya bir sürü problem çıkar. Genellikle, eşine sevgisinden, hayranlığından kendini hiçe sayan kişi, sonunda onu en acımasız biçimde suçlayan, doyuma ulaşmamasının, düş kırıklığına uğrama­masının tek sebebi olarak onu gören, yaptığı fedakarlıkları başına vuran kişi de olur.

Baba havasında bir koca, çocuksu ka­rakterli karısının her arzusunu yerine getirmekten büyük zevk alabilir. Ancak, böyle davranmakla onu mutlu etmekten ziyade, onu ne istediğini bilmeyen şıma­rık bencil bir bebek haline getirir.

Aynı şekilde, kocasına annesiymiş gibi davranın bir kadm da onu şımartarak bir koca bebek yapacaktır. Bu erkekte, kişiliğine daha derin anlamlar veren baş­ka tecrübeler edinme arzusu doğuracak­tır.
Bazı yörelerde erkek, evlenince kılıbık ve korkak damgası yememek için bekar­lık, alışkanlıklarını sürdürmek zorunda­dır. Sözgelimi, boş vakitlerini, karışım evde bırakarak, erkek arkadaşlarıyla birlikte, kahvehanelerde, oyun salonla­rında meyhanede geçirir.
Evliliklerinin ilk zamanlarından itiba­ren bazı eski alışkanlıklarını sürdürerek ne kadar güçlü bir kişiliğe sahip oldukla­rını gösterdiklerini sanırlar.

Olgunlaşmamış kişi, ister kadın, ister erkek olsun bu tür davranışlarda yeter­sizliğini örtbas etmeye çahşır. Çünkü, halâ çocukluk bencilliğinden kurtulama­mıştır ve büyümek için de pek istekli de­ğildir. Alışkanlıklarını ve eski hayat tar­zını, evlendikten sonra da aynen sürdür­mekte ayak direr.
Olgunlaşmamak günümüzün hastalı­ğıdır diyebiliriz.’ Bazı psiko­loglar, olgunlaşamayanların sayısının son elli yıl içinde en azından iki katına çıktığını iddia ediyorlar. Bunun sebeple­rini anlatmak da o kadar zor değil…
Birkaç yıl öncesine nazaran, günü­müzde gençler çocukluklarından itiba­ren bir sürü şey öğrenirler. Herkes gü­nümüz gençlerinin ana-babalarının ve dedelerinin vb. kendi yaşlarında oldu­ğundan daha zekî oldukları fikrinde bir­leşiyor. Ayrıca, günümüz gençleri kendi sorumluluklarını ana babalarına oranla daha erken yükleniyorlar. Hayatlarını erken yaşta kazanmak zorunda kalıyor­lar. Ve çoğu hem çalışıp hem okuyor.
Bunun neticesi olarak, son elli yıla ba­kılırsa, günümüz kısanları geçen yüzyıl­daki ya da bu yüzyılın başlarındaki ya­şıtlarından daha çok şey biliyor ve daha pratik bir zekaya sahip. Ancak genellik­le kişilik gelişimi biraz geri kalmış ve duygu dünyası da yeterince gelişeme­miştir. Çocukluk dönemi gereğinden uzun sürmektedir.
Kimi zaman olgunluk yaşına kadar uzanan bu çocukluğun oyunacakları da cep radyosu, walkman> teyp, pikap, tele­vizyon, motosiklet, araba, futbol maçla­rıdır…

Eşlerin her ikisi de şayet olgunlaşma­mış kişiliklere sahipse, anlaşmaları, do­layısıyla da “biz” olmaları son derece güçtür. Tek yapacakları şey, olgun kişi­ler olmadıklarını kabul etmeleri olgun­laşmak, büyümek için çaba harcamaları­dır.

Bunlar genellikle, çok genç yaşta ev­lenmiş kişilerdir. Olgunlaşmamalan kendilerini tedirgin ettiği için evliliği seç­mişlerdir. Evlendikten sonra ise bu en­geli aştıklarına inanarak, olgun insan ro­lü oynayan gururlu, bencil çocuklar olurlar. Bunun yanısıra hayallerini, ol­gunlaşma sürecini tamamlamak için, bir an evvel çocuk sahibi olmaya bakarlar.

Akıllı ve kültürlü gençler, evliliğe he­nüz tam hazırlıklı olmadıklarının ve er­ken evlenirlerse mutlu ya da çok mutlu olamayacaklarının farkındadırlar. Evle­nirlerse, önlerinde engelleri birlikte aş­maları gereken iki macera arkadaşı ola­caklardır. Büyük ihtimalle çocuk sahibi olup, onun sorumluluğunu yüklenmek­ten de kaçınacaklardır. Evlerinden kaç­mış iki genç gibi paylarına düşen her ko­nuda elbirliği etmeye çalışacaklardır.

Maddî güçlükler, imkansızlıklar onla­ra yararlı bile olacaktır. Hele arkaların­da, bütün maddî probemlerini halleden bir aileleri olursa, olgunlaşmaları daha zor olacaktır. İmkansızlıklar, güçlükler onları birbirlerine daha çok bağlayıp ya­kınlaştıracaktır. Yaşadıkları tecrübe, güçlükler mücadele azimlerini arttıracak onları daha, bir gerçekçi, hoşgörülü, ol gun kişiler haline getirecektir.

Eşlerin kendi kişiliklerini koruması, hiçbir zaman tam bir olgunlaşamama belirtisi değildir.
Evlilik hayatında, hiç taviz vermeyen kişinin enerjisi, israf edilmiş bir enerji­dir. Çünkü, bu tutum, “ben”den “biz” kavramına geçişi geciktirir, ya da tama­men engeller.

Mükemmeliyetçi Evlilikler


Mükemmeliyetçilik artık neredeyse bir yaşam biçimi haline geldi. Eğitim, kariyer ve teknoloji alanındaki imkanların gün geçtikçe artması insanların ilişki seçimlerinden evliliklerine ve daha sonra da çocuk yetiştirme tutumlarına yansıyarak bütün hayatlarına geçmiş durumda… Peki neredeyse herkes böyleyken bunun bir zararı olur mu? Her şeyin en mükemmeline sahip olmaya çalışmak iyi değil mi? Bu yazımızda bunu inceleyeceğiz…

Mükemmeliyetçilik kişiye hata yapma hakkı tanımayan, performans ve başarının her zaman en üst düzeyde olmasını gerektiren bir düşünce ve davranış biçimidir. Mükemmeliyetçi kişilerin çok yüksek ve genellikle rasyonel olmayan hedefleri vardır. Bu hedeflere ulaşmak için yoğun bir çaba harcar ve ulaşamadıklarında da büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar.

Mükemmeliyetçilik kişisel olarak yaşandığında belki bireyin kendi kendine yaşadığı ve dışarıyı çok da fazla rahatsız etmeyen bir durumken evlilik söz konusu olduğunda durum ilişkiye direkt olarak etki etmektedir.

Burada, belirlenen gerçek dışı ve yüksek standartlara başkalarının uymasını bekleme eğilimi vardır. Mükemmeliyetçiler evlilikte ve diğer yakın ilişkilerinde bu nedenle zorluk yaşarlar. Realite dışındaki karşılanması çoğu zaman imkansız olan beklentileri, hem kendilerinin hem de eşlerinin ilişkiye dair mutsuz olmasına neden olur.

Özellikle evlilik ve eş ile ilgili sürekli en iyisi için çaba sarf etmek, aradaki gelişmeleri daima göz ardı etmek ve bir şey yolunda gitmediğinde dünya başına yıkılıyormuş gibi hissetmek söz konusu oluyorsa bu pek mükemmel bir durum olmayacaktır…

İlişkide mükemmeliyetçi partnerin tarafından bakarsak, başlangıçtaki sorunları görmezden gelip her şeyin mükemmel ve ideal bir şekilde ilerleyeceğine dair inancı ve bu konudaki çabası bir süre devam eder. Ancak gelişmeler onu tatmin etmedikçe ilişkiden şikayet etmeye, yeni idealler oluşturmaya ve mutsuz olmaya başlar..

Partnerlerden birinin mükemmel olma durumu çocuğun doğması ile ona da geçer.. Mükemmel bir çocuğu tarif eden ne ise, mükemmeliyetçi ebeveyn onu sağlamaya çalışır… Çocuğu ile ilgili de daima bir beklenti içindedir. En başarılı, en uslu, en çalışkan o olacak gibi. Buna yakın bir başarı olduğunda ise bununla tatmin olmaz ve hatta bundan üzüntü duyar.

Beklentileri neredeyse hiçbir zaman karşılanamayan mükemmeliyetçi eşlerin, bunun sonucunda gösterdikleri tutum ve davranışlar da büyük ölçüde negatif olmaktadır. Yapılan bir araştırmaya göre, çiftlere, eşlerinin mükemmeliyetçi olup olmadığı sorulmuş ve bu soruya evet yanıtını verenlerin çoğunluğu eşlerinin ilişkilerindeki problemlerle ilgilenirken “iğneleme” ve “aşağılama” davranışları kullandıklarını söylemişlerdir.

Bu tarz davranışlar ilişkiye büyük ölçüde zarar vermekte ve çiftlerin ilişkilerinden daha az tatmin olmalarını sağlamaktadır. Eşlerinin mükemmeliyetçi olduğunu belirten kişiler aynı zamanda ilişkilerinden mutsuz olduklarını çünkü asla beklentileri karşılayamadıklarını ifade etmişlerdir.

Mükemmeliyetçi Evlilikler ve Rasyonel Olmayan İnançlar…

• “Ya hep ya hiç” Düşüncesi: Olayları, arada pek çok derece olabileceğini düşünmeden, sadece doğru ya da yanlış olarak görme eğilimindedirler.
“Benden özür dilemediğine göre artık beni sevmiyor”

• Aşırı Katı Standartlar ve Esnek Olamama: Beklentileri, hedefleri esnetme konusunda güçlük yaşarlar.
“Evlenmeden önce kesinlikle bu sınavı geçmeli ve iş yerinde terfi almalı, değilse evlenmemeliyiz”

• Zihin Okuma: Eşlerinin zihinlerini okuduklarını; genellikle de kendileri hakkında olumsuz yargılar edinebileceklerini düşünürler.
“Akşam ben çıkmak istediğim halde onun çıkmak istemediğine %100 eminim sormaya bile gerek yok”

• Zorunluluklar: İşlerin nasıl olması gerektiği konusunda kurallar koyarlar; bu kurallar bozulduğunda da suçluluk ve yetersizlik yaşarlar.
“Hafta sonları ev işlerini düzenlemek için erken kalkmalıyız, aksi taktirde evi idare edemeyeceğiz.

• Aşırı Sorumlu Hissetme ve Kontrol: Eşlerinin hata yapmalarından ve zarar görmelerinden kendilerini sorumlu tutarlar; onların davranış ve düşüncelerini kontrol etmenin gerektiğini düşünürler.
“Eğer onu arayıp tembihlemezsem eve gelirken markete uğramayı kesin olarak unutacak”

• Eşlerine Güvenme Güçlüğü: Bir işi yaparken eşlerine görev verme ya da iş paylaşımı konusunda güçlük yaşarlar.
“Evin temizliği, çocukların bakımı ve yemek gibi şeyler benden sorulur onun yaptığını düşünemiyorum her şey yarım yamalak olurdu.

• Uygun Olmayan Karşılaştırma: Kendilerini sürekli diğer insanlarla karşılaştırırlar ve bunun sonucunda da daha fazla olumsuz duygu yaşarlar.
“Onların çok güzel bir evleri var, bizim hiçbir zaman böyle bir evimiz olmayacak..

Bardağın Dolu Tarafını Görme Zamanı!

Evlilikte mükemmeliyetçi bir tutum içinde olmak bir süre sonra ilişkinizle ilgili kaygılı ve mutsuz olmanıza neden olacaktır. Araştırmalar, mükemmeliyetçi kişilerin istedikleri noktaya ulaşamadıkları sürece kendilerini değersiz hissettiklerini bununda sonunda depresyon gibi rahatsızlıklara neden olabileceğini gösteriyor. Mükemmeliyetçilik hem size hem de ilişkinize faydadan çok zarar getiren bu duruma dönüştüyse aşağıdaki adımları atmanın zamanı gelmiş demektir..

• İlişkinizde şu ana kadar daha çok olumsuza odaklandığınız durumlarla ilgili bir değişiklik yaparak olayların olumlu ne gibi tarafları olduğu üzerinde durabilirsiniz.

• İlişkinizden kendinizden ve eşinizden bu da yapıl-malı şu da yapıl-malı diye beklediğiniz pek çok şey var. Bunu her söylediğinizde sırtınıza bir yük daha bindiğini düşünün. Bir günün sonunda bundan ne kadar yaptığınızı sayın ve bazılarını eleyerek kendinizi biraz yükten kurtarmaya çalışın.

• Yarar/zarar analizi yapın. İlişkinizde sizinle veya eşinizle ilgili mükemmel olmasını istediğiniz şeyin olduğunda ne kadar yarar, olmadığında ne kadar zarar getireceğini düşünün. Böylelikle size çok kaybettirmeyecek bir şeyden vazgeçerek kendinizi biraz rahatlatabilirsiniz.

• Standartlarınızı belli bir ölçüde azaltmaya ya da küçültmeye çalışabilirsiniz. Bu standartsız olacaksınız anlamına gelmeyecektir.

• Hatalı veya başarısız bulduğunuz konularla ilgili bir daha aynı hatayı yapmayacağınızı, bunu yaşamış olmanın sizi geliştirdiğini ve size yeni bir şey öğrettiğini düşünebilirsiniz.



Uzm.Psk.Özge Altan Aytun

Karı - Koca Arasındaki Tartışma


Psikologlar, evlilik hayatında tartış­maların gerekli olduğu fikrinde birleşi­yorlar. Gerçekte de, tartışmalar evlilikte adeta emniyet subahı görevi yapar. Eş­lerde biriken ufak tefek öfkeler, bu şekil­de patlamalarla dışarı atılır. Ancak bu çok sık olmamalıdır. Şiddetli kavgaya ihtiyaç duyan çiftler de vardır. Bunların fazla kırıcı olmamasına dikkat etmeli­dir. Böyle çiftler, kavgalarda kırıp dök­mek, öfkelerini dağıtmak üzere değersiz eşyalar bile alırlar.

Bazıları bütün bunları gözönüne ala­rak, bir tartışma tekniği bir tartışma sanatı olduğundan süz edilir. Ne var ki, kavganın, tartışmanın gerçekten emniyet subabı görevini yapması için tabiî, kendiliğinden olması gerekir.

Ilımlı karakterdeki bir çiftte ilk kavga beklenmedik bir anda patlak verir. Bu ilk münakaşa her ikisini de büyük sıkın­tıya düşürür. Birbirlerine bu kadar çok öfke beslediklerini ummadıklarından hayal kırıklığına uğrar, kendilerini fela­kete düşmüş gibi hissederler.

Birbirleriyle yarış içinde olan, hare­ketli, canlı tipler ise, bu tür münakaşala­rı nişanlılık döneminde de yapmışlardır. Ancak bir farkla ki, o zamanlar evlen­diklerinde bütün problemlerin kendili­ğinden hallolacağına inanmışlardır.
İlk tartışmayı fazla büyütmek de, hiç önemsememek de tehlikelidir. Genellikle iki yanlış birlikte yapılır. Yani hem küçümsenir, hem de büyütülür.

Bir kere aşırı bir anlaşmazlık belirtisi olarak görülür, ancak sebebi araştırıl­maz. Ve de herhangi bir ders alınmaz. Çoğunlukla da, sinirlerin gevşeyip kor­kuların geçip ortalığın yatışması, normale dönmesi için iş zamana bıra­kılır. Bu süre de çoğu zaman 24 saati geçmez. Bu takdirde münakaşayı, ufak tefek olaylar neticesinde biriken, öfke ve kırgınlıkların doğurduğu bir patlama “ben”in ani intikamı olarak nitelendir­mek gerekir. Ayrıca tartışmaya yolaçar.

sebepler ve tartışmanın yarattığı tepki­ler üzerinde de dikkatle durulması gere­kir.
Bazı şeyleri görmezden gelmek çok tehlikelidir. Daha önceden belirttiğimiz gibi evliliği bir son olarak görmek de büyük yanılgıdır. Uzun bir nişanlılık dö­neminin ardından bile gelmiş olsa, evli­lik her zaman bir başlangıçtır. Evlilikte tartışmalar gerekli ve kaçınılmazdır da. Önemli olan, bunlardan ders almayı bilmektir.

Genellikle, birkaç tartışmadan sonra eşler bunlardan gereken dersi çıkarmaya başlarlar. Gerçekten de ilk zamanlarda­ki tartışmalar pek de makul değildir. İlk zamanlar, eşler tartışma sırasında kullandıkları kelimelerde, birbirlerine yönelttikleri suçlamalarda aşırıya ka­çarlar. Çoğu zaman ne söylediklerini bile bilmezler. Resmen ağızlarından çıkanı kulakları duymaz. Giderek tartışmalar daha bir akla yakın olmaya başlar. Se­bepler daha ağır olsa bile sözler, davra­nışlar daha kontrollüdür. Zira, eşler ar­tık birbirlerinin zayıf, duyarlı yönlerini anlamışlardır. Suçlamalarında daha et­kili ama daha dikkatlidirler. Olaya açık­lık getirmeye çalışırlar.

Münakaşalar yavaş yavaş seyrekleşiyor ve şiddetleri de azalıyorsa, şüphesiz bu iyiye işarettir. Ancak, kavgalar seyrekleşiyor ama şiddetleri artıyorsa bir şeyler yapmanın zamanı gelmiş demek­tir. Zira, bu durumda eşler çatışmadan çekinmekte ve birtakım duygularını, is­teklerini bastırmaya çalışıyorlar demek­tir. Öfkeler birikmekte, şiddetle patlaya­cakları anı beklemektedir. Ancak arala­rında bir anlaşma kaçınılmazlığını kabul etmeli ve bir­takım küçük öfkelerin, birikimlerin pat­laması olarak görmelidirler. 

Ancak, tar­tışmadan hemen sonra, söylenmiş bütün kötü sözleri unutup, mümkün olduğu kadar çabuk barışma yoluna gitmelidir­ler. Bunu, içlerinde gizledikleri birtakım gerçeklerin su yüzüne çıkması olarak de­ğil de, olağanüstü bir durum olarak gör­meli, kırıcı kelimeleri bir daha tekrarla­mamaya çalışmalıdırlar. 

En önemlisi de, münakaşalarda insanın gerçek kişiliğini, gerçek duygularını ortaya çıkardığını düşünmemelidirler. Bir insanın gerçek kişiliğinin ne zaman ortaya çıktığını söylemek çok zordur. Bazı kişiler her za­man, oldukları gibi görünürler. Bazıları da hiçbir zaman gerçek yüzlerini göster­mezler. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, bir öfke krizi bir insanın iç dünyası­nın yalnızca bir bölümünü ortaya çıka­rır.