Sayfalar

20 Aralık 2012 Perşembe

Elektrik Enerjisi


Elektrik Enerjisi

Elektrik enerjisinin diğer enerji türlerine dönüştürülmesi kolaydır. Diğer enerji türlerine göre çok uzaklara taşınması ve kullanılması son derece rahattır. Verimi yüksektir. Bir enerji, istenen başka bir enerji türüne dönüştürülürken, ekseriya istenmeyen başka enerji türleri de ortaya çıkar. Bunların arasında özellikle ısı enerjisinin büyük olması dikkati çeker. İstenmeyen bu ısı enerjisi, yararlanılamadığı için yitirilir ve verimi düşürür.
İşte elektrik enerjisinin ısıdan başka bir enerjiye dönüştürülmesinde oluşan ısı enerjisi az olduğu için verimi yüksektir. Elektrik enerjisi sayısız bir çok parçaya ayrılarak kullanılabilir.
Örneğin: Bir elektrik santralında kazanılan elektrik enerjisi, enerji taşıma hatlarıyla büyük kentlere götürülmekte ve orada sayısız konut ve iş yerlerine dağıtılarak kullanılmaktadır. Elektrik enerjisi bulunduğu yerin ekonomik, sosyal ve kültürel düzeylerini hızla yükseltir ve kendisine karşı duyulan gereksinmenin artmasına gene kendisi neden olur.
Elektrik enerjisi toplumların ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden kalkınmasını sağlayan ve çağdaş uygarlığın en önemli araçlarından biri durumundadır. Son 50 yıl içinde baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojideki gelişimler ve hatta bir ev kadınının eli altına bir makinanın verilmesi (örneğin çamaşır makinesi) elektrik enerjisi sayesinde olanaklı olmuştur.
Elektrik enerjisinin belirtilen bu ve bunlara benzer avantajları ve iyi yönleri yanısıra sakıncalı yönleri de vardır. Bunların başında elektrik enerjisinin depo edilemeyen bir enerji türü olması gelir. Nitekim elektrik enerjisi üretildiği anda kullanılmak zorunluluğundadır.
Bundan dolayı üretim ile tüketim arasında devamlı bir dengenin bulunması gerekir. Ayrıca üretim sisteminde bir arıza ortaya çıktığında, bu sisteme bağlı sayısız abonede hizmetlerin durmasına ya da aksamasına neden olur. Bu nedenle, elektrik enerjisinin üretiminde sürekli bir devamlılığın sağlanması ve elde büyük ölçüde yedek sistemlerin bulundurulması zorunludur.
Elektrik enerjisinin bir başka sakıncası da üretimine paralel olarak taşıma ve dağıtımı için özel düzenlere kesinlikle gereksinme duymasıdır. Oysaki, örneğin: bir dokuma fabrikası ürünlerini tüketiciye götürmek için özel yollara ve taşıtlara gereksinme duymaz. Bu görevi herkesin yararlandığı bir yoldan ve bir kamyon ile yapabilir. Buna karşın elektrik enerjisinin taşıma ve dağıtılması için projeye ayrıca yatırımların (örneğin: direkler, teller, izolatörler…) katılması zorunlu olmaktadır.

ELEKTRİK ENERJİSİNİN İLETİMİ (TAŞINMASI) VE DAĞITILMASI

Genellikle birbirinden uzak olan elektrik üretim santrallarıyla tüketim merkezleri arasındaki bağlantı, iletişim şebekesi ve enterkonnekte sistemlerle sağlanır. Elektrik depolanamadığından, üretildiğinde hemen kullanıcıya ulaştırılması gerekir. Bu da üretim ve tüketimin her an dengede tutulması demektir. Öte yandan tüketim miktarı bölgelere, mevsimlere ve hatta günün saatlerine göre büyük değişiklikler gösterebilir.
Enterkonnekte sistemler, üretimi tüketim düzeyindeki değişimlere uyarlamayı sağlar. Elektriğin iletimiyse, gerilimin gücüne bağlı olarak taşıma iletim sığası değişen elektrik hatları aracılığıyla gerçekleştirilir.
Gerilim arttığında iletim işleminde ciddi tasarruflar sağlanır: enerji kaybı gerilim düzeyiyle ters orantılı olduğu için enerjiden, hat miktarı azaldığı için yerden, şebekedeki bakım masrafları azaldığı için de harcamalardan tasarruf edilir. Mesela, 1000 MW’lık bir nükleer santralın ürettiği elektriği boşaltmak için, 380000V’luk bir hat kullanılır; oysa aynı işi görmek için 154000V’luk altı hat veya 66000V’luk 30 hat gerekir.
Enterkonnekte sistemler çok dağınık bölgelerin üretim imkanlarını birleştirerek, aynı malzeme güvenliği bakımından gerekli olan güç miktarının azalmasını sağlar. Arızalar meydana geldiğinde, yerinde değiştirilmesi gereken parçalar o an için elde bulunmayabilir. Bu durumda enterkonnekte sistem yardıma koşar; elektrik dağıtım istasyonlarında gerilimin akış yönü ayarlanarak anında ve en az harcamayla üretim ile tüketim arasındaki denge sağlanır. Şebekenin yönetimi için gerekli emirler ve bilgiler özel iletişim hatları, özel telsizler kullanılarak sağlanır.
Şebeke ve Gerilimler
Gerilim ne kadar yüksek olursa, bir hattın iletebileceği elektrik miktarı da o kadar yüksek olur. Üretim santrallarından çıkan çok büyük miktarlardaki akımı iletebilen hatlar Türkiye’ de 380000V veya 154000V düzeyindedir. Uzak mesafeler arasına kurulan büyük iletişim şebekeleri ve enterkonnekte sistemler bu tip hatlardan oluşur. Bu şebekeler, bütün üretim santrallarını birbirine bağlar. Elektrik, gerilimi düşürüldükten sonra bölgesel şebekelere iletilir ve bu şebekeler yardımıyla ayrılarak dağıtım merkezlerine gönderilir.
İletim şebekesi bölgesel, ulusal veya uluslar arası ölçekte de olsa, yönetim ve organizasyon nedenleriyle iletim işlemi Türkiye’ de 34500V veya bunun üzerindeki bir gerilim düzeyinde gerçekleştirilir. En çok kullanılan 380000V, 154000V, 66000V veya 24500V’tur. 34500V’un altındaki gerilimlere ortalama gerilimler olan 20000V ve 15000V veya alçak gerilim olan 380 veya 220V’luk “dağıtım gerilimleri” denir.
Petrokimya, metalürji (özellikle alüminyum), demir-çelik fabrikaları ve elektrikli ulaşım hatları (tren, tramvay) çok büyük tüketicidir. Orta gerilim şebekeleri orta ve küçük sanayi işletmeleri ile büyük mağazalar veya yöresel yönetimler, hastaneler, okullar gibi merkezleri besler. Son olarak, milyonlarca yerel kullanıcı, alçak gerilimli elektrik akımıyla beslenir.
Elektrik Dağıtım Merkezleri ve Dağıtım Bağlantıları
Elektrik üretim merkezleriyle tüketicileri arasındaki bağlantı, elektrik iletim şebekesiyle anında sağlanır. Elektriğin dağıtımı, üretim ve iletim merkezlerindeki karmaşık bir programlama sistemiyle gerçekleştirilir. Dağıtım Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) tarafından hazırlanarak uygulanmakta olan bir plana göre Türkiye çapında yapılır. Bu amaçla haberleşme ve telekomünikasyon araçlarından, otomasyondan ve önceden hazırlanan istatistik verilerine dayalı öngörülerden yararlanılır. Bu öngörülerde, ele alınan günün birkaç yıl öncesine kadar şebeke ve tüketim durumu dikkate alınır.
Eskiden yılda bir kere yapılan tahminler, zamanla haftalık, günlük hale gelmiş ve tüketimin daha da yakından izlenmesi imkanı sağlanmıştır. Dağıtım ve iletimde meteorolojik koşullar da çok önemlidir; kapalı bir hava veya güneşli bir hava büyük sıcaklık farklılıklarına yol açar ve bu da milyonlarca konutun ısıtma ve aydınlatılmasında rol oynar. Elektrik akımının iletimi ve dağıtımı şebekeye bağlı dağıtım merkezlerince (transformatör istasyonları) sırayla yapılır.
Şebeke dağıtım merkezlerinin iki ayrı işlevi vardır: hem hatların birbirine bağlanmasını sağlar (enterkoneksiyon), hem de dönüştürme işlevi üstlenir (transformatör). Transformatör istasyonları transformatörler (dönüştürücü), disjonktörler ve ayırıcılarla donanmıştır.
Transformatörler, duruma göre elektrik akımının gerilimini yükseltir veya alçaltır; dolayısıyla, iletim ve dağıtıma en uygun gerilimi seçerek elektriğin taşınmasında büyük önem taşır. Disjonktörler gerilim hattında herhangi bir aksaklık olduğunda akımı otomatik olarak kesmeye yarar. Hattın şebekeden ayrılması gerektiğinde devreye sokulabilir.
Ayırıcılar da aynı rolü üstlenir, ama hatta akım olmadığı zaman çalışır ve hattı şebekeden tamamen ayırmakta kullanılır. Bir dağıtım merkezinin birçok farklı öğesi çoğunlukla açıktadır; bazı kentlerde bir dizi öğe yeraltında veya bina içlerinde olabilir. Bunlar basınçlı gaz zarfı içinde tutulur. Atmosferle pek temas etmediğinden, bundan kaynaklanan kirlenmelere uğramaz. Merkezler biraz uzaktaki bir kumanda istasyonundan yönetilir.
Elektriğin Ülke Çapında Dağıtımı
Türkiye’de elektrik dağıtımından genelde Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) sorumludur; bazı bölgelerde bu işi özel şirketler üstlenmiştir. Dağıtım kuruluşu tüketim ihtiyacına göre şebekeler kurmak, bunları yönetmek ve yenilemek, tüketicileri şebekeye bağlayan bağlantıları yapmak, dağıtılan elektriğin sürekliliğini sağlamak ve miktarını sabit kılmakla yükümlüdür. İletim sistemi aracılığıyla yüksek gerilimde taşınan elektrik, alçak gerilime düşürülerek bir dağıtım merkezine, yani transformatör istasyonuna ulaştırılır. Kırsal bölgelerde bu şebekeler açıktadır; yerleşim bölgelerindeyse çoğunlukla yeraltına döşenmiştir.
Orta gerilim/alçak gerilim merkezlerinin bağlayıcı elemanı, farklı gerilimdeki iki şebekeyi birbirine bağlayan ve kısaca trafo denen transformatördür. Alçak gerilimli dağıtım sistemi tüketicilere üç fazlı ve bir topraklı (nötr) elektrik sağlar; elektrik iki gerilim düzeyinden oluşur. Bunlardan giderek yaygınlaşanı fazlar arası 380V ve faz-toprak arası 220V gerilimidir. Fazlar arası 200V ve faz-nötr arası 127V olanı giderek azalmaktadır.
En çok kullanılan sistemler üç fazlı 380V ve tek fazlı 220V’tur. Bu seçeneğe göre, bir alet 4 tele veya 2 tele bağlanır. Elektrik akımının frekansı bütün Avrupa’da ve Türkiye’de 50Hz, Amerika kıtasındaysa 60Hz’dir. Bir motor veya bir bilgisayar, aygıtın içinde kullanılan frekansa eşit frekanslı bir şebekeye bağlanmadıkça düzgün çalışmaz.

Newton'un Hareket Kanunlari


Newton'un Hareket Kanunlari

Devinime neden olan etkiler insanlari uzun süre ilgilendirmis ve bu konuda Galileo ve Newton zamana dek pek basarili sonuçlar elde edilmemisti. Galileo’dan önce filozoflar, bir cismi devindirebilmek için kesinlikle bir etkinin, yani bir kuvvetin gerektigini ileri sürmemisler ve kuvvetin olmadigi durumlarda bir cismin durmasi gerektigine inanmamislardi.
Gerçekten bir düzlem üzerinde bir cisim kaydirilmak istenirse, cismin kisa bir süre gittikten sonra yavaslayip durdugu gözlenir. Bu gözlem dis bir kuvvet olamadigi sürece kaymanin olmadigi düsüncesini destekler. Galileo yaptigi deneylerde bu inancin gerçek olmadigini gösterdi.
Eger cisim ve onun üzerinde durdugu düzlen pürüzsüz hale getirilirse ve cisim yaglanirsa, cismin hizinin daha yavas azaldigi ve cismin daha ileride durdugu gözlenir. Buna göre, cismin kaymasi yavaslatici, yani bütün sürtünmeler, ortadan kaldirilirsa, cismin degismez bir hizla yoluna bir dogru boyunca sonsuza degin devam sonucu çikar.
Galileo’nun vardigi sonuç bu idi. Ona göre, bu cismin hizini degistirmek için bir dis kuvvet gerekir; ama belli bir hizda giden cismin hizini koruyabilmesi için bir kuvvete gerek yoktur. Mesela bir sandigi bir düzlemde ittigimiz durum için, ellimizin verdigi itme sandiga bir hiz kazandirir, fakat düzlem sandiga bir kuvvet uygulayarak onu yavaslatir ve durdurur.
Her iki kuvvette hizda bir degisim, yani bir ivme olusturur. Iste Galileo’nun buldugu bu gerçegi, Galileo’nun öldügü gün dogan Isaac Newton bir evrensel yasa olarak 1686 da yazdigi Princiria Matematika Philosoph Naturalis adli kitabinda ortaya koydu.

NEWTON’UN BIRINCI HAREKET KANUNU (EYLEMSIZLIK PRENSIBI)

Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileskesi sifirsa, cisim durumunu degistirmez; yani duruyorsa durur, deviniyorsa yani hareket ediyorsa, devinimini bir dogru boyun devam ettirir.
a) Duran bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe cisim yine hareketsiz kalir. Bir cisme etki eden kuvvetlerin bileskesi sifir (R=0) ise, cisim o anki durumunu korur.
Bir cisim için net kuvvet 0 ise a = 0 olur.
b) Hareketli bir cisme bir kuvvet etki etmezse, cismin hizi ve yönü degismez. Cisim hareket ediyorsa düzgün dogrusal yani sabit hizli olarak hareketine devam eder.
Disaridan uygulanan bir kuvvetin etkisinde olmayan bir cismin durgun halde kalir yani hareketsiz olur yada sabit bir hizla hareket eder. Hizin sabit olmasi dogal olarak ivmenin sifir olmasini gerektirir.
Newton’un bu birinci yasasi gözlem çerçevelerini de tanimlar. Çünkü genel olarak bir cismin ivmesi, yani hizindaki degisim belli bir gözlem çerçevesine göre ölçülür. Birinci yasaya göre cismin çevresinde baska bir cisim yoksa, yani bir cisme belli bir kuvvet etki etmiyorsa, öyle gözlem çevreleri bulabiliriz ki, cismin bu çerçevelerde ivmesi olmasin.
Cisimlerin üzerine etki eden kuvvetlerin olmamasi durumunda cimlerin durumlarini korumasi maddenin bir özelligi olarak alinir ve buna eylemsizlik denir. Newton’un birinci yasasina da çogu kez eylemsizlik yasasi denir ve bunun geçerli oldugu gözlem çerçevelerine eylemsizlik gözlem çerçeveleri denir. Bu çerçeveler duragan yildizlara göre duran yada düzgün degismez bir hizla giden gözlem çerçeveleridir.
Newton’un birinci yasasinda görüldügü gibi, bir cismin durmasi veya degismez bir hizla gitmesi arasinda fark yoktur. Buna göre, bir eylemsiz çerçevede durdugu gözlenen bir cisim, baska bir çerçeveden bakilinca degismez bir hizla gider görünür.
Her iki çerçeveye göre de cismin bir hizi yoktur. Her iki çerçeveye göre de hiz degismez. Buna göre her iki çerçevedeki gözleyici de cismin üzerine bir kuvvet etkidigi yada, etki eden kuvvetlerin bileskesinin sifir oldugu bulunur.
NEWTON’UN IKINCI HAREKET KANUNU
Birinci yasadan biliyoruz ki, kuvvet olmadiginda cismin hizinda bir degisim, yani ivme söz konusu degildir. O halde kuvvet oldugunda, bir ivme yani bir hiz degisimi olmalidir. Kuvvet ile ivme arasindaki baglantiyi bulabilmek için, önce ayni bir cisme degisik siddet ve dogrultuda kuvvet uygulanip F ve a ölçülürse, sonrada farkli cisimlerle ayni ölçmeler yapilirsa su sonuçlar elde edilir:
1) Bütün durumlarda ivmenin dogrultusu kuvvetin dogrultusu yönünle aynidir.Bu sonuç, cisim baslangiçta durgunda olsa, herhangi bir hizla belli dogrultuda gitse de dogrudur.
2) Belli bir cisim için kuvvetin siddetinin, ivmenin orani degismez kalmaktadir.
F/a=sabit
F = m . a esitliginde görüldügü gibi kütle, uygulanan kuvvete karsi cismin kazanacagi ivmeye karsi koyan bir nicelik olarak ortaya çikmaktadir.
Yani, ayni bir kuvvetle kütlesi küçük olan bir cisim daha büyük bir ivme, kütlesi büyük olan bir cisim ise daha küçük bir ivme kazanir. Sözgelimi duran yada hiç degismeyen bir hizla giden otomobilin (~ 1500 kg) hizinda, saniyede 5 m/s lik bir hiz degisimi saglayabilmek için 7500 N luk bir kuvvet gerekirken, ayni hiz degisimini bir kamyonda (~2000 kg) saglayabilmek için 2500 N luk bir kuvvet gerekir.
Bu yönüyle kütle, devinime karsi koyan bir niceliktir; baska bir deyimle, ötelenme devinimindeki degisime karsi koyar.Bu açidan kütleye, öteleme eylemsizligi de denir.
Newton’un ikinci yasasi olarak bilinen  F = m . a  esitligi vektörel bir esitliktir. Bir cisme ayni anda çesitli dogrultularda, çesitli büyüklüklerde bir çok kuvvet etki ettiginden, cisim bunlarin bileskesi yönünde bir ivme kazanir.
Devinim tek boyutta ise bu durumda kuvvetler de tek dogrultuda olacagindan, kuvvetlerin büyüklüklerinin cebirsel toplaminin kütleye orani, ivmenin degerini verir. Devini iki boyutta ise bu durumda kuvvetler x,y bilesenleri bulunur., bunlarin cebirsel toplaminin kütleye bölümü o yöndeki ivme bilesenini büyüklügünü verir.
    * Ivme uygulanan kuvvetle dogru orantilidir ve kuvvet yönündedir.
    * Cismin momentumunda zamana göre degisiminin orani, cisme etkiyen kuvvetle dogru orantilidir.
NEWTON’UN ÜÇÜNCÜ HAREKET KANUNU (ETKI-TEPKI PRENSIBI)
Günlük yasantimizda bir cisme bir kuvvet uygulanmasi söz konusu oldugunda, onun herhangi bir yolla itilmesi yada çekilmesi aklimiza gelir.
Sözgelimi asili bir miknatis çubugunu yaklastirdigimizda ayni adli kutuplar karsi karsiya geldiginde, asili miknatisin bizde uzaklasacak yönde gittigini; ters adli kutuplarin karsi karsiya gelmesi durumunda asili olan miknatisin bize dogru geldigini görürüz.
 Her iki durum için elimizdeki miknatisin, asili olan miknatisa bir kuvvet uyguladigini ve bunun sonucu olarak asili miknatisin devinime basladigi söyleriz. Bunun yaninda, elimizde tuttugumuz miknatisin da, diger miknatisa yaklastirilirken çekilip ittigini hissederiz.
Dogadaki bütün gerçek kuvvetler çevreyle etkilesme sonucu çikarlar.  Bir cisim diger bir cisme bir kuvvet etki ettirdiginde, diger cisim de bu cisme bir kuvvet etkiler. Buna ek olarak bu kuvvetlerin degerleri es kuvvetleri zittir.
Bu durumda, yalitilmis tek bir kuvvetten söz edilemez. Iki cisim arasindaki etkilesime de bu kuvvetlerden birine "etki" digerine "tepki" kuvveti denir. Baska bir deyimle,kuvvetlerden birisi "etki" olarak alinirsa, digeri birinciye karsi "tepki" olarak alinir.
    * Herhangi bir etkiye karsi her zaman bir tepki vardir; yada iki cismin karsilikli etkisi daima esit fakat zit özelliklidir.
    * Iki cisim arasinda olusan etkilesmede F kuvveti, ikincinin birinciye etkidigi F kuvvetine esit fakat zit yönlüdür.

Kuvvet ve Hareket Sunusu






Einsteinin Beyninde Bizde Olmayan Ne Var


Einsteinin Beyninde Bizde Olmayan Ne Var

Albert Einstein okuma ve yazma zorluğu çektiği için öğrenme açısından kendi yaşıtlarından geri kalmıştı. Einstein’ın kız kardeşi Maja Winteler onun için; Normal çocukluk gelişimi çok yavaştı.Lisanı çok zor kullanıyordu.
Çevresindekiler onun konuşmayı tam olarak öğrenememesinden hep korktular. Söylemek istediklerini dudaklarını yavaşça hareket ettirerek kendi kendine tekrar ederek söylüyordu. Bu durumu yedi yaşına kadar devam etti diyor.
Albert Einstein okuma ve yazma zorluğu çektiği için öğrenme açısından kendi yaşıtlarından geri kalmıştı. 
Einstein’ın kız kardeşi Maja Winteler onun için;
 Normal çocukluk gelişimi çok yavaştı. Lisanı çok zor kullanıyordu. Çevresindekiler onun konuşmayı tam olarak öğrenememesinden hep korktular. Söylemek istediklerini dudaklarını yavaşça hareket ettirerek kendi kendine tekrar ederek söylüyordu. Bu durumu yedi yaşına kadar devam etti diyor. 
Einstein’ın lisanı kullanımında zorlanması bir gün öğretmenlerinden birini çileden çıkarmış ve öğretmeni ona “Senden hiçbir şey olmaz” demişti. Zorla da olsa Eintein toparladı ve liseyi bitirdikten sonra üniversitede lisans seviyesinde eğitim görerek mezun oldu.
Ancak hiçbir profesörden tavsiye mektubu alamadı ve akademik bir pozisyona atanamadı. Sonunda İsveç patent bürosunda düşük seviyede bir memur olarak işe başlamak zorunda kaldı. Geçmişteki başarı grafiği Einstein’ın artık gelecekte ortalama bir hayat süreceğini gösteriyordu.
Ancak her şey birdenbire değişiverdi. 1905 yılında, daha henüz 26 yaşındayken, Einstein o meşhur “E=mc2” formülünü de içeren “İzafiyet Teorisi”ni yayınladı. On altı yıl sonra da Nobel Ödülünü alarak dünyaca tanınan bir bilim adamı oldu. 1955 yılında vefat etmesine rağmen, o ve onun posbıyıklı resmi hala bir “süper zeka” ve “deha” sembolü olarak bilinmektedir.
Ölümünden önce bilim adamları Einstein’a onun beynini ölümünden sonra incelemek istediklerini belirterek izin istediler.Einstein da bu izni, onlara vereceği kapalı bir zarfa koyduğu yazdıklarını, beyniyle ilgili Cornell Üniversitesinde yapılacak olan araştırmalar sonuçlandırıldıktan sonra kamuoyuna açıklamaları şartıyla kabul etti.
Bu izinden birkaç yıl sonra Einstein öldü. Einstein öldüğünde Princeton Hastanesinde patoloji uzmanı olan Dr. Thomas Harvey de otopsi yapan ekibin içindeydi. Harvey Einstein’in beynini tam kırk yıl bir kavanozda “formaldehyde” sıvı içinde saklayarak, araştırma yapmak isteyen bilim adamlarına dilim dilim keserek verdi. Ayrıca kendisi de birçok araştırmalar yaptı. Ancak kendisi hiçbir şey bulamadı.
Diğer bilim adamlarının haftalarca süren yoğun araştırma ve tartışmaları sonucunda elde edilen bulguların açıklanması için bir basın toplantısı düzenlendi. 
Açıklanan bilgi Einstein’ın beyninin normal bir insan beyninin 3/4′ü kadar olmasıydı. Bu bilginin haricinde başka hiçbir farklılık bulunamamıştı. Aslında insanların bekledikleri açıklama bu değildi. Merak edilen şey Einstein’ıEinstein yapan onun beynindeki hangi çalışma tarzından kaynaklandığıydı.
Basın toplantısından sonra herkesin merak ettiği Einstein’ın kapalı zarfı açılarak içinde yazılanlar okundu. Einstein aynen şöyle yazmıştı;
Kendimin diğer insanlardan daha zeki olduğumu düşünmüyorum. Onlardan tek farkım hayal gücümü daha etkin kullanıyorum.
O yıllarda bir şey bulunamamıştı, ama 1980′in ilk yıllarında Berkeley’deki California Üniversitesinde nero-anatomist olan Marian Diamond Einstein’in beynindeki farklılıkla ilgili olağanüstü bir bulguyu açıkladı. Bu bulgu dünyada eğitime ve dehaya olan bakış açısını değiştirecekti.
Merkezi sinir sisteminin insana benzemesinden dolayı fareler üzerinde birçok deneyler yapılmıştır. Marian Diamond yaptığı bu deneylerden birinde yeni doğan fareleri iki gruba ayırmıştır. Birinci grup fareler sade bir kafeste beslenirken, ikinci grup fareler içinde çeşitli labirentler ve renkli oyuncakların bulunduğu zengin bir kafeste büyütülmüşlerdir.
Yapılan gözlemler labirentler ve çeşitli oyuncakların bulunduğu kafeste yetişen farelerin daha zeki oldukları ve diğerlerine göre daha hızlı öğrendiklerini ortaya koymuştur.
Daha sonra her iki gruptan alınan farelerin beyinleri üzerinde yapılan incelemeler, sade kafeste büyüyen farelere oranla, labirentler ve oyuncaklarla dolu olan kafesteki farelerin beynindeki nöronlar arasındaki ilişki sayısının yaklaşık % 40 oranında daha fazla olduğunu göstermiştir.
Marian Einstein’in beynindeki nöronlar arasındaki ilişki sayısının da diğer insanlara oranla çok daha fazla olduğunu fark etti.
Ancak bu ilişkiler kişinin beynini kullanması, düşünmesi, kendi kendisine sorular sorması ve hayal gücünü kullanmasıyla oluşuyordu.
Beyindeki nöronlar arasındaki ilişkilerin artırılması herkesin kendi elindeydi. Yani herkes kendi beyninin mimarıydı.
Esas olan öğrenmeyi ve düşünmeyi öğrenmekti.
Özet olarak her insan bir deha potansiyeline sahipti. Yapılması gereken onu beslemek ve geliştirmekti. Beynindeki nöronlararasındaki ilişkilerin artmasını isteyen tüm öğrencilere ve yetişkinlere bunu denemelerini tavsiye ediyorum.
http://www.genbilim.com//content/view/291511/36/
 

Hareket Sunusunu indir



Radyo Dalgaları ile Deprem yaptırma


Radyo Dalgaları ile Deprem yaptırma

Bu gerçek mi değil mi? İşte bu araştırmamın konusu kısaca HAARP denilen projeye ait. Konu gündemimize nasıl girdi, önce ufak geri dönüşler ile birkaç hatırlatma yapayım. 17 Ağustos 1999 depremi ülkemizin tarihinde bir daha silinmeyecek izler bıraktı. Milyarlarca USD kaybımızın yanında 17000 civarında vatandaşımızı kaybettik.

İyonosfer ve Gök Dalgası

HF dediğimiz High Frequency radyo dalgaları amatör telsizcilikte 1.8MHz ile 30MHz arasını kullanır. 1.8MHz de 30W, 3.5MHz de 150W, 14-30MHz de ise 400W maksimum çıkış gücüne izin verilir. Özel durumlarda ise yükselticilerle maksimum 1KW'a kadar çıkışlar yapılabilmektedir. Bu dalgaların özelliği gök dalgaları dediğimiz yayılımı kullanarak binlerce kilometre uzaklıktaki istasyonlar ile iletişim sağlayabilmesidir.
Yeryüzünün 40-500Km arasında bulunan İyonosfer tabakası bir ayna görevi görerek HF dalgasının yayılımını sağlar. Yüksek yoğunlukta proton ve elektronlardan oluşan İyonosfer tabakası değişik katmanlardan oluşmaktadır.
Bu katmanlar gece ve gündüz değişmektedir. Zira güneş ışınları bu katmanları doğrudan etkilemektedir. Hatta güneş fırtınalarında bu etkiyi en çok hisseden katman iyonosfer olduğundan HF iletişimini de doğrudan etkiler. Güneş patlamalarında auroral dediğimiz ışık oyunlarıda bu tabakada gerçekleşir. Katmanların yeryüzünden yüksekliği aşağıda açıklandığı şekildedir.

Gündüz: Gece:
40-80Km D Tabakası 40-150Km E Tabakası
80-150Km E Tabakası 150-500Km F Tabakası
150-500Km F1 ve F2 Tabakası

D tabakası sadece gündüz oluşur, yoğunluğu çok azdır. E tabakası ikinci tabakadır ve özellikle öğlen çok yoğundur. Son tabaka F tabakası gündüzleri F1 ve F2 olarak adlandırılır, geceleri birleşerek F tabakasını oluştururlar ve yoğunluğu en fazla olan tabakadır. Düşük frekanslı dalgaların sahip olduğu enerjinin neredeyse tamamı D tabakası tarafından emilir. Bunun sonucu esas dalganın kırılımını sağlayan E ve F tabakalarına erişemezler.
Yüksek frekanslı dalgalar ise çok az emilirler ve D tabakasını geçtikten sonra E ve F tabakalarında iyonize tabakadan yansıyarak yeryüzüne geri dönerler. Gündüz saatlerinde D tabakası oluştuğundan düşük frekansta gök dalgaları ile haberleşme yapılmasına engel olur. Geceleri ise D tabakası kaybolduğundan düşük frekanslı dalgalar iyonosferde kırılır ve toprağa geri yansır. Hatta tekrar göğe çıkarak birkaç defa yansıma da yapabilirler. Burada kast ettiğimiz düşük frekanslar HF dediğimiz frekanslardır. Frekans yükseldikçe kırılma az olur ve dolayısıyla gök dalgası ile yayılımı da azalır.
HAARP Nedir?
HAARP, HF'da yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılması ve burada bir takım değişimler yapılarak etkilerinin incelenmesi için başlatılmış bir projedir. Kullanılan frekans aralığı 2.8-10MHz arasıdır, çıkış gücü ise resmi kaynaklarda 3.6 Gigawatt olarak belirtilmesine karşılık 10 Gigawatt'a çıkarılabileceği açıklanmaktadır.
Bu enerji dünyadaki en büyük radyo vericisi ünvanını kazandırmaktadır. Merkezin 1 saat boyunca çalıştırılması durumunda Hiroşima atılan atom bombası kadar enerji ortaya çıkaracağı hesaplanmıştır.
Fakat bu merkezin yılda 4-5 kere ve sürekli olmayıp vuruş modunda (seri ve güçlü atışlar üretme) ile çalışacağı bildirilmektedir.(Bahse konu enerjinin aslında ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini göstermek için bu örnek verilmiştir)HAARP'ın Yeri ve Projeyi Gerçekleştirenler Kimler?
HAARP, çok ilginç bir yerde konuşlanmıştır, Alaska Gakona. Gakona'da askeri üstün yakınlarında ve kimsenin girmediği özel bir alanda tesis kurulmuştur. Niçin burası seçilmiştir? İki temel amacı vardır. Birincisi Alaska dünyadaki elektromanyetik kuşakların özel bir kesişim bölgesinde bulunmaktadır. Dünyanın elektromanyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yerdir. İkincisi ise insanlardan uzak, korunması kolay ve gözlerden mümkün olduğunca uzak bir yer olmasıdır.
Gakona daki bu merkezde 21m. yüksekliğinde 180 adet kule üzerinde cross dipol anten inşa edilmiştir.
HAARP'ın Amaçları
Bunu ikiye ayırmak durumundayız; birincisi ABD hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamalar, diğeri ise bağımsız kaynakların, radyo amatörlerinin ve araştırmacıların yaptıkları.

HAARP'ın resmi kaynaklardaki amaçları:
  1. Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmek.
  2. Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF(Extremely Low Frequency) ve VLF(Very Low Frequency) dediğimiz 30Hz-30KHz civarında çalışmaktadır. ELF'nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP vericileri değiştirilmek istenmektedir.
  3. Radar sistemlerini geliştirmek.
  4. Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.
  5. Cray ve EMass süper bilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik haritasını çıkarabilmek.
  6. Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.
  7. Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha etmek.HAARP'ın sadece bu amaçları gerçekleştirmesi durumunda bile “Star Wars” projesine gerek kalmayacağını görüyor ve çekiniyoruz. Fakat bunlar işin görünen yanı, buz dağının altında çok daha vahim bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bu tablo projenin karşısında olanlar tarafından dile getirilmektedir. Özellikle de 230 sayfalık “Angels Don't Play This HAARP-Melekler HAARP ile Oynamaz” adlı kitap bu görüşleri dile getiren en önemli kaynaktır.
HAARP karşıtı birçok görüş yayınlanmış ve bu görüşler inanılmaz baskılara uğramış, net deki sayfalar kapatılmıştır.(Umarım bu sayfa da kapatılmaz) Fakat ABD hükümeti bu karşıt görüşleri tam anlamıyla yalanlayacak bir döküman veya bilgiyi basına vermemiştir. Bu da karşıt görüş oluşturanların şüphelerinde haklı olma gerçeğini arttırmaktadır. Şimdi HAARP karşıtı açıklamalara bakalım ve teorileri destekleyen olayları inceleyelim.
  1. İklimleri değiştirebilir.
  2. Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.
  3. Ozon tabakası ile oynayabilir.
  4. Deprem yaratabilir.
  5. Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.
  6. Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini etkileyebilir.
  7. Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir.Yukarıda yazanları tekrar okuyup son 10 yılda yaşanan olayları göz önünüze getirmenizi istiyorum.
Aklınıza gelen örneklerin sadece basit doğa olayları veya küresel ısınmayla açıklanamayacağını bir kez düşünün. Dünyamız yaşadığı sıkıntıları sadece doğal nedenlerle mi yaşıyor, yoksa insan parmağı işin içinde mi?
HAARP Çalışma Prensibi ve Gerçek Etkileri
Bu bölümde işin teknik yanına girip, HAARP'ın resmi kaynaklar dışında iddia edilen etkilere sahip olup olmadığı araştıracağız. Mantık olarak değerlendirdiğimizde de milyonlarca doları ve değerli bilim adamı kaynağını, üstelik arkasında ABD ordusunun çok önemli bir desteğini de alarak bu işe kanalize etmenin, gökteki ışık oyunlarını incelemek veya iyonosferi biraz ısıtıp neler olacağı görmekle açıklanabileceğini sanmıyorum.
Haberleşmeyi daha iyi yapmak veya toprak altını incelemek gibi başka kaynaklarla da yapılabilecek işlerin ise bu işin asıl amaçlarını gizlemeye yönelik bir çalışma olduğunu düşündüren bulgular vardır. Proje, “Yıldız Savaşları” projesinden bile tehlikeli, çünkü çok az bir kaynakla, çok büyük etkiler yapabilmek mümkün. ABD'nin niçin “Yıldız Savaşları” projesini askıya aldığını şimdi daha iyi analiz edebiliyoruz.

Yaptığım incelemeler sonucunda HAARP'ın temel işlevi; iyonosferdeki bir alanı ısıtıp (Minimum 50Km çapında) burada lens-ayna işlevi görecek bir bölge yaratmak ve bu lensi kontrollü bir şekilde kullanarak ELF yayılımı ile doğal olmayan ve yukarıda 7 madde de açıklanan etkileri meydana getirmek.
Bir diğer görüşte çok yüksek enerji ile dünyanın enerji kuşaklarına gönderilecek HF dalgalarının yan etki olarak doğal bir ELF oluşturabileceği ve bunun kontrol dışına çıkması ile yine yukarıda yazan olayların olabileceğidir. Kısaca bu cümleler ile açıklayabileceğimiz konuyu şimdi ayrıntı düzeyinde inceleyelim.

Öncelikle ELF konusunu incelemek gerekiyor. Çok düşük frekanstaki radyo dalgalarının(10-30Hz) canlıların sağlığına etkileri kanıtlanmıştır(Davranış bozuklukları, sinir ağı rahatsızlıkları, doku hasarları, doğum bozuklukları, katarakt, bağışıklık ve kan sisteminin bozulması, kanser, ani mutasyon değişiklikleri). Bu dalgaların yaydığı elektromanyetik radyasyon canlılarda beklenmedik sağlık sorunlarına neden olabildiği gibi, elektronik cihazların da çalışmasını etkilemektedir.
Bunlar arasına kalp pillerinden tutun, uçaklara, TV alıcılarından haberleşme sistemlerine kadar birçok elektronik sistem girmektedir. ABD ordusunun denizaltılar ile haberleşmede bu sistemi kullandığını fakat sistemin yan etkileri nedeni ile sürekli eleştiri aldığı biliniyordu. Bu nedenle ELF programı zayıflatılıp yerine “zararsız” olduğu iddia edilen HF ile değiştirilmesi gündeme geldi. Acaba HF kullanan HAARP zararsız mıydı? HAARP HF enerji dalgalarını “vuruşlu” iletim haline çevirerek kullanıyor. Başka bir deyişle, HAARP aslında ELF sinyallerini belirli oranda (saniyede 30-3000 devir) açıp kapatarak, onun gücünü iki kat arttırıyor. Sonuçta, istenildiği takdirde ELF radyasyonu gezegenin yüzeyinde “belirli bir alana” yöneltilebilecekti.
10 Aralık 1976 tarihinde Birleşmiş Milletlerin aldığı bir karar son derece ilginçtir. “Askeri veya herhangi bir çevresel değişim tekniklerinin düşmana yönelik kullanımı yasaklanmıştır”. BM'in bu şekilde bir karar almaya iten neydi? Çevresel değişimleri yapacak bir teknoloji olmasaydı acaba böyle bir karar alınır mıydı?
HAARP ve Doğa Olayları İlişkisi
1981 yılında nükleer mühendis ve ABD nin önde gelen Tesla araştırmacılarından Albay Thomas Bearden, Amerikan Psikotronik Derneği'nde bir konferans verdi. Konuşmasının bir bölümünde 1978 yılında Specula dergisinde de tartışılan Tesla vericileri tarafından üretilen kalıcı dalgalardan bahsetti.

“Yaptığımız şey frekansı değiştirmektir. Eğer frekansı bir yönde değiştirirseniz, enerjiyi dünyanın diğer bölümünde hedeflediğiniz yerin ilerisindeki atmosfere boşaltırsınız.
Havayı iyonize etmeye başladıkça, hava akışı seyrini, jet gidişlerini vb. şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu mükemmel bir hava makinasıdır. Eğer ani bir şekilde boşaltırsanız, bunun gibi küçük iyonizasyon elde etmezsiniz. Bu kez kıvılcımlar ve ateş topları dünyanın yüzeyine boşalacaktır. Bu aletle ileri geri oynayarak, dünya çapında dev hava değişikliklerine yol açabilirsiniz.”

28.Temmuz.1976 yılında Çin, Tanghan'da yaşanan ve 650.000'in üzerinde kişinin ölümüyle ilgili New York Times'da bir yazı çıktı. Sarsıntıdan hemen önce gökyüzü aniden aydınlanmıştı. Beyaz ve kırmızı ışıklardan oluşan bu ateş topu 200 mil uzaktan bile görülmüş, birçok ağacın yaprakları yanmış ve sebzeler kavrulmuştu, tıpkı 17 Ağustos 1999 depreminde olduğu gibi.

1979 yılında 56 önemli deprem olmuş. 1981 yılında ise bu rakam 71'e yükselmiş. Bu tarihte hem ABD, hem de Rusya ELF ericilerini arttırmıştı. Burada kısa bir bilgi notu daha düşmek istiyorum. Dünyada büyüklüğü 7 ve üzerindeki depremlerin yıllara dağılımı: 70 li yıllarda 5, 80 li yıllarda 5 ve 90 lı yıllarda 9 dur. Bilim adamları ne kadar olayları doğal seyrinde giden bir durum gibi izah etmeye çalışsalar bile sismik hareketlerde gerek sayı gerekse büyüklük olarak bir artış vardır.

Volkanik hareketlerde, sel ve tayfunlardaki artışları da güncel haberleri takip edenler görmektedir. Dünyamız adeta bir kabuk değiştirmektedir. Bu olayların ortaya çıkmasında insanların ne kadar etkisi olmaktadır. Yer altında yapılan nükleer patlamaların, dünyanın çok farklı yerlerinde volkanik ve sismik hareketlere neden olduğunu artık biliyoruz. Zaten bu nedenle denemelere son verildi. Ama dünyamızın dengesini ve doğal gidişini değiştiren HAARP ve benzeri sistemler halen kullanılmaktadır. İşin tehlikeli bir yönü de yaratılmak istenen küçük ve kontrollü atmosferik ve sismik olayların kontrolden çıkacağıdır. Buna domino taşı etkisi de denmektedir. Örneğin Ankara'dan İstanbul'a uzanan bir domino taşı dizisi yapalım. Bir taşı devirdiğimizde sırayla İstanbul'a kadar uzanan taşlar devrilir. Fakat bu taşların gittikçe büyüdüğünü düşünelim ve İstanbul'daki son taş 1 ton ağırlığında olsun. Küçük bir domino taşını Ankara'dan devirdiğimizde 1 ton ağırlığındaki son taş yıkıldığında ortaya çıkan enerji ilk verdiğimiz enerjiden kat kat büyüktür ve bilim adamları özellikle sismik oluşumlarda bu tip küçük tetiklenmelerin büyük sarsıntılar meydana getirebileceğini kabul etmektedir.

Konumuza dönecek olursak anlattıklarımızın sadece varsayımlar olmadığını, bilimsel gerçeklere dayanarak bu olayların olabileceğini ve hatta olduğunu söylemektir. Yer altındaki fay hatlarının nereden geçtiğini ileri teknoloji sahibi ülkeler son derece hassas bir şekilde biliyorlar. Bu hatlara yapılacak küçük bir “tetiklemenin” nelere yol açabileceğini de sanırım test ettiler.
HAARP Karşıtı Hareketler:
Yazımızın başında HAARP karşıtı görüşlerin olduğunu söylemiştik. Özellikle radyo amatörlerinin ve bağımsız araştırmacıların bu konuda verdiği bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

Clare Zickuhr, konuyla ilgilenen bir ARCO çalışanı ve aynı zamanda bir radyo amatörü. Gar Smith, bağımsız araştırmacı ve “Earth Island Journal” in editörü. Bu ikilinin konuyla ilgili görüşleri ise şu şekilde:

“Şu anda Alaska, Gakona yakınlarında izole edilmiş Hava Kuvvetleri faaliyet alanında yapılanma altında olan Pentagon'un sırlarla dolu HAARP projesi, dünyanın en güçlü iyonosferik ısıtıcını yaratmak için ilk adımı attı. Bilimadamları, çevreciler ve yerliler dünyanın iyonosferine 1 Gigawatt'tan fazla radyasyonlu güç verme kabiliyeti olan HAARP projesi için vericilerinin, insana vereceği zarar, doğal hayata karşı oluşturacak olan tehdit ve etkisi hemen ortaya çıkmayan çevresel etkileri daha da tırmandıracağı konusu ile ilgileniyorlar.

HAARP yetkilileri, Eastlund'un icadıyla herhangi bir ilişkiyi yalanlarken; Eastlund, Ulusal Halk Radyosu'na gizli ordunun 1980'lerin sonunda ortaya attığı kendi çalışmasını geliştirmeyi planladığını söyledi. Microwave News'in Mayıs 1994 sayısında Eastlund kendi patentlerinin gerçekleşmesi için HAARP projesinin açıkça ilk adım olarak gördüğünü söylemiştir. HAARP'ın orduyla olan ilişkisi; ARCO'nun APTI'yi ve E-Systems'e satmasıyla birlikte daha da belirginleşmiştir”

Princeton Üniversitesi'nden Dr. Richard Williams, “Üst amosferdeki kimyasal elementleri, ozon moleküllerinin oluşumunda esaslı bir etkiye sahip olabilir… İyonosferin ısısının değiştirilmesiyle ozon üreten kimyasal reaksiyonların etkileneceği bilinmektedir.”

Prof. Dick Williams, “Bugüne dek eşi görülmemiş miktardaki enerji, yine benzeri görülmemiş bir reaksiyon üretebilir. İyonosferle deney yapmak oldukça dikkat isteyen, hassas birşeydir. Belli bir yerde sınırlandırılmış olay, dünyaya oldukça hızlı bir şekilde yayılabilir.”

Alaska halkı bir avukat tutarak bu bölgede yapılmakta olan HAARP deneylerine bir son verilmesi için kongre üyelerine dilekçe göndermiştir. Başkan Clinton'un da konuya sıcak bakmadığını ve projeye destek vermediğini biliyoruz.

Internet üzerinde yaptığım araştırmalarda aşağı yukarı hep aynı şeylerden bahsediliyor. Aydoğan Vatandaş'ın “HAARP Kıyamet Teknolojisi” adlı kitabındaki herşeyi Internet'te bulmak mümkün.
Sonuç:
Bir radyo amatörü olarak doğrudan bizi ilgilendiren bir konu üzerinde yaptığım araştırmaları sizlerle paylaşmanın doğru olacağını düşündüm. Şahsi görüşüme gelince: Bugün dünyamızın dengesinde bir takım değişimler olduğunu biliyor ve görüyoruz. Bunun nedenini dünyamızın önümüzdeki 30 yıl içinde gireceği yeni Altın Çağı'na bağlayanlar ve üzerindeki insanların neden olduğu etkilere bağlayanlar var. Kimilerine göreyse tamamen rastlantısal olaylar. Kıyamet ve Altın Çağ ile ilgili bir yazımı da daha sonra sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Fakat üzerinde yaşadığımız dünyanın insanları tarafından yaratılan olumsuz durumların bugün yaşadığımız bir çok olaya etki ettiğini düşünüyorum. Açıkçası bilerek veya bilmeyerek yapılan yer altı nükleer denemelerinin ve HAARP projesinin sismik ve atmosferik hareketlere neden olduğunu söyleyebilirim. Ne yazık ki bazı ülkeler sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket ediyor ve bunun sonucunda oluşan olumsuz olaylardan hepimiz etkileniyor. Fakat onların da anlaması gereken çok önemli bir nokta var: Doğa ile oynanmaz!
 Nikola Tesla
Nikola Tesla, 9 Temmuz 1856'da, Sirbistan'da doğdu. 1884'de ABD'ye göç etti. Tesla, tarih kitaplarından adi silinmiş önemli bir araştırmacı ve mucittir. Tesla 1800'lerin sonlarında, bugün tüm dünyada kullanılan "alternatif akım" (AC) sistemini buldu ve patentini aldı. Tesla'nın buluşları arasında "rotatif manyetik alan", dinamo, AC endüksiyon motoru, vs. vardır. Tesla ABD'ye gidisinden bir yıl sonra, 1885'de alternatif akim dinamo, transformör ve motor sisteminin patent haklarını, adi bugün Tesla'nınkinden çok daha popüler olan George Westinghouse'ye sattı. Tesla 1891'de ünlü bulusu olan "Tesla Bobini"ni (Tesla Coil) icat etti. Bu buluş, radyo teknolojisinde geniş olarak kullanılabilecek bir endüksiyon bobiniydi.
1900'ün başlarında Tesla, en büyük bulusu olarak gördüğü "karasal sabit dalgalar"! (terrestrial stationery waves) keşfetti. Bu bulusu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titreşimlerine duyarlı olduğunu ve bir iletken/iletici (conductor) olarak kullanılabileceğini kanıtladı. Tesla'nın bir diğer önemli projesi ise kablosuz elektrik transferiydi.
200 ampulü arada kablo olmadan, 25 mil uzaklıktan yakabildiği rivayet edilir. Tesla'nın en büyük amaçlarından biri İyonosfer'den bedava elektrik üretmekti. Kablosuz ve bedava elektrik projeleri gibi çalışmaları olan Tesla'nın, finansörü J. P. Morgan'a Long Island'da yapımına başlanan ancak tamamlanamayan, deneyler için kullanılacak laboratuar kulenin işlevinin, mesaj gibi elektrik iletmek olduğunu itiraf etmesi, onun inişinin de başlangıcı oldu. Tekeller oyların ona karşı kullandılar. Tesla, sistemin görmek istediklerinden daha fazlasını yapmıştı.
Konvansiyonel olmayan enerji teknolojileri alanında Tesla çok önemli bir isim olmasına karşın, tarih kitaplarında ona, sanki önemsiz tarihsel bir figürmüş gibi davranıldı. Tesla-Edison karsılaştırması bu açıdan ilginçtir. DC (doğrusal akım-direct current) sisteminin mucidi Edison'u herkes tanır. Ancak onun DC sisteminden çok daha kullanışlı olan ve bugün kullanılan AC sisteminin mucidi Tesla küçük bir çevre dışında tanınmaz. Edison'un DC sistemi, merkezden bir mil uzaklıktaki ampulü yakamıyordu. Tesla'nın AC sisteminde ise elektrik, yüksek voltajlarda yüzlerce mil yolculuk yapabilir.
20. yüzyıla girmeden hemen önce Tesla yeni tip elektrik dalgasını keşfetmiş ve kullanmıştı. Görünüşe göre keşfi o kadar esaslıydı ki, Tesla'nın arkasındaki finansal desteğin geri çekilmesinden, kasıtlı olarak izole edilmesinden ve adinin kitaplardan silinmesinden sorumluydu.
Tesla 1. Dünya Savaşı'ndan itibaren izole bir yasam sürdü. Ara sıra yeni, bedava enerji kaynağı keşfini, bütün düşman orduları ve yüzlerce mil öteden bütün uçakları yok edebilecek "ateş topu" silahları teorisini, akil almaz bir savunma hazırlayabilecek bir silah düşüncesini ve kablosuz, kayıpsız enerji transferinin mükemmelliğini açıklamak için yüzeye çıktı. Tesla 7 Ocak 1943'de yokluk içinde ölürken arkasında pek çok radikal icat ve fikir bırakmıştı. Öyle ki, kendisine "Elektriğin Tanrısı" dendi. Pek çok araştırmacıya göre HAARP 1 Projesi, ilk kez Nikola Tesla tarafından ileri sürülen konseptleri kendine temel aldı. Pentagon, HAARP Projesi ile "Tesla teknolojisini" yeniden yaratıp, bu teknolojiyi tehlikeli amaçlar için kullanmayı hedefliyor.

Fizigin Tarihçesi



Ortaçag; Bu dönemin sonlarina dogru fizik çalismalari iki ana konu üzerinde yogunlasmistir. Bunlardan birisi mekanik, digeri ise optiktir. Mekanikte Aristoteles'in hareket kurami üzerinde çalisilmis, optikte ise Ibn el-Heysem'in düsünceleri dogrultusunda çesitli sorunlar üzerinde açiklamalar yapilmistir.
Yunan Dünyasi'nda oldugu gibi, Ortaçag Islâm Dünyasi'nda da, bugünkü fizik bilimine karsilik gelen bagimsiz bir disiplin yoktur ve fizik arastirmalari, doga felsefesinin sinirlari içinde yürütülmüstür.
Bu anlayis, aslinda yakin dönemlere kadar gelmistir. Mesela, fizik tarihinin en büyük bilginlerinden birisi olan Newton, temel yapitini "Doga Felsefesinin Temel Ilkeleri" olarak adlandirmistir ve dolayisiyla kendisini bir doga filozofu olarak görmüstür.
Islâm Dünyasi'ndaki fizik çalismalari, hareket ve bosluk gibi, Aristoteles'in belirledigi konular çerçevesinde kalmistir ve onun görüslerine dayanmistir. Olus ve bozulusa ugrayan her sey, Aristoteles metafiziginin temelini olusturan dört nedensel ilke dogrultusunda anlamlandirilmaya çalisilmistir.
Hareket, belirli bir cismin, belirli bir biçimde gerçeklesen deviniminden olusmustur ve bu devinimin hem bir yapicisi ve hem de bir amaci bulunmaktadir.
Yine bu dönem fiziginin diger bir özelligi, bugün fizigin bir dali olan, isik ve ses gibi belli basli konularin, o dönem için fiziksel bilimlerin degil de, matematiksel bilimlerin bir dali olarak kabul edilmesidir. Nitekim optik konusunda çok degerli çalismalar yapan Ibn el-Heysem, uzun süre Dogu'da ve Bati'da bir fizikçiden çok bir matematikçi olarak algilanmis ve taninmistir.
Yeniçag;
Bu dönemde fizik alani diger alanlar kadar gelismemistir. Ancak Gilbert'in miknatis üzerine yapmis oldugu deneysel incelemeler deneysel yöntemin güçlenmesini saglamistir.
Bu dönemde çagdas mekanik ve optik bilimleri kurulmustur. Galilei, kinematiksel yaklasimi benimseyerek çagdas mekanigin temel problemlerini matematiksel olarak açiklanmis ve çözüme kavusturulmustur.
Eylemsizlik Ilkesi'nin formüle edilmesi ile birlikte klasik mekanigin dogal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramlari matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmis ve duraganlik, hareket gibi, hareket de duraganlik gibi dogal bir olgu niteligine kavusturulmus ve bu baglamda hareket bir problem olmaktan çikarilmistir.
Newton ise Eylemsizlik Ilkesi'nin dogal bir hareket olarak kabul edilmesi sonucunda döngüsel hareketin açiklanmasinin gerekliligini vurgulayarak, kinematiksel yaklasimin yerine dinamiksel yaklasimla göksel cisimlerin döngüsel hareketlerini çekim kavrami çerçevesinde çözüme kavusturmustur.
Optikte ise Newton, isigin yapisina iliskin olarak Parçacik Kurami'ni ve Huygens ise günümüzde benimsenen biçiminden farkli bir Dalga Kurami'ni gelistirmislerdir.
Yakinçag;
Bu dönemdeki fizik arastirmalarinin özellikle elektrik konusunda yogunlastigi ve Gilbert ve Otto von Guericke'in ardindan, Du Fay, Franklin, Cavendish, Coulomb, Galvani, Ampere ve Volta'nin çalismalari sonucunda elektrigin bagimsiz bir fizik dali olarak ortaya çiktigi görülmektedir.
Ayrica, ses, isik, isi ve enerjinin dogasini açiklamaya yönelik çalismalar yogunlasmis ve bu fiziksel varliklar arasindaki iliskiler matematiksel olarak gösterilmistir. Dalton, kimyasal tepkimeleri açiklamak için Atom Kurami'ni, Young ise isiga iliskin çagdas Dalga Kurami'ni gelistirmistir.
Bu dönemde Görelilik ve Kuantum Kuramlarinin ortaya çikmasiyla birlikte, fizik alani, kavram ve kuramlari açisindan yeni temellere oturtulmustur. Atom alti parçaciklarin bulunmasindan sonra Atom Kurami bütünüyle yeni bir görünüme kavusmustur.